Feeds:
Yazılar
Yorumlar

UBUNTU

Görsel“UBUNTU:BEN BİZ OLDUĞUMUZ İÇİN BEN’İM

“Afrika’da çalışan bir Antropolog bir kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir,ağacın altına koyduğu meyvalara ilk ulaşanın ödülü o meyvaları yemek olacaktır.Onlara “hadi, şimdi başlayın birinci olan ödülü alacak” der.O anda bütün çocuklar elele tutuşur, koşup ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber meyvaları yemeye başlarlar.Antropolog neden böyle yaptıklarını sorduğunda şu yanıtı verirler;Bu UBUNTU’ dur, nasıl olurda diğerleri mutsuz iken birimiz o ödülü yiyebilir ki?Ve UBUNTU’ nun anlamını açıklarlar onların dilinde UBUNTU “Ben biz olduğumuz için “Ben’im” demekmiş!

Açlık oyunları

Eveet uzun zamandır vizyona girmesini beklediğim açlık oyunları nihayet vizyona girdi. İnanılmaz bir heyecanla soluksuz okumuştum kitabını. Hal böyle olunca tabiiki film için beklentim de hayli yüksek oldu sanırım ki biraz hayal kırıklığına uğradım.

Aslında kitabı hiç okumamış olsam film bana çok heyecanlı ve güzel gelebilirdi. Ama kitapta olan bir çok detay filmde olmayınca Bana biraz yavan geldi doğrusu.

Bundan önce de Taht oyunları için aynı şeyleri düşünmüştüm.

Ne zaman okuduğum bir kitabın filmini seyretsem aynı duyguları yaşıyorum aslında.

Nostalji

Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı.
Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç!
Dışarıda kar…
Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki.
Kuzinenin üzerinde demir maşa…
Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.
Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu…
Sucuk lükstü. Yumurta lezzetli.
Ekmek her zaman ekmek gibi…
Bir kez olsun kümesten yumurta almamış,
bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş
merkezlerinin restoran katlarında boğucu bir gürültü ve havasızlık
içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım…
Dışarıda kar…
İçeride kanaat…
İçeride huzur…
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı.
Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç!
Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer,
kokusuna râm olurduk.
Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara seza mutluluğuydu.
Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar…
Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma
dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine,
geniş ve besleyici bir masal dünyası…
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret
kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi,
sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı.
Çay da kokardı… Domates de…
Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.
Dışarıda kar…
İçeride huzur…
Zam endişesi, doğal gazın kesilme korkusu,
yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi…
Kimin umurunda…
Ne güzel cahildik.
Mutluluğun resmini çiziyorduk…

Alıntı

Çatlak kova

Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan efendinin evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabiliyormuş.

Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde efendisinin evine sadece 1,5 kova su götürebiliyormuş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getirebiliyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş: “Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.” “Neden?” diye sormuş sucu. “Niçin utanç duyuyorsun ki?” Kova cevap vermiş. “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim bu kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.” Sucu şöyle demiş kovaya: “Efendimin evine dönerken yolun kenarındaki çiçeklere dikkat etmeni istiyorum.” Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanında renk renk gülleri ve çeşitli çiçekleri görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için yine kendini kötü hissetmiş ve sucudan tekrar özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş: “Yolun sadece senin tarafında güller ve çiçekler olduğunu ve diğer tarafta hiç çiçek olmadığını fark etmedin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla efendimin sofrasını süsleyebiliyorum. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”

Hepimizin kendimize has kusurları vardır. Bizler aslında bir yönüyle çatlak kovalarız. Allah’ın büyük kainatında hiçbir şey zayi edilmez. Kusurlarımızdan korkmayalım. Onları sahiplenelim… Kusurlarımızda gerçek gücümüzü bulduğumuzu bilirsek eğer, biz de güzelliklere vesile olabiliriz. Zira, kusurlarımız olmasaydı tövbe etmemizin bir manası olmazdı.

Alıntı

TÜRK OLMAK

TÜRK OLMAK 

Çatalın kenarını bıçak niyetine kullanmaktır. .

Nereye giderse gitsin, bir sekilde manzara resmi cekebilmektir.

Güneş gözlüğü takınca yakışıklı olduğunu sanmaktır…

Arabayi her yere park edebilmektir. .

TV yayının arkasından el sallayıp aynı anda cep telefonu ile yakınlarını arayıp haber vermektir… …

Şampuan bitmek üzereyken içine su doldurmaktır. ..

Cihazların uzaktan kumandalarını naylonla  kaplamaktır.. .

Bütün olayları ”bir arkadaşımın arkadaşının arkadaşı…” şeklinde anlatmaktır.. .

Telefon çalınca yanına gidip bir kez daha çalmasını beklemektir. ..

Çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir… Çay bardağı altlığını küllük olarak kullanabilmektir. ..
Fazladan verilen ketçap, mayonez ve kolonyalı mendili sonra lazım olur diye çantaya atmaktır…
Her programda “70 milyon bizi izliyor “diyebilmektir. ..
Düğünlerde  “Dom Dom Kurşunu” ile göbek atarak, “bir avcı vurdu beni, bin avcı yedi beni” gibi sözlerle kendinden geçen  tek millet olmaktır…
Araba camlarına “beni yıka” yazarak arabanın duygularına tercüman olmaktır…
Asgari ücretle çalışıyor bile olsa maaşının 2 katı fiyatlı cep telefonuna sahip olmaktır…
Rüzgarlı havalarda küller uçmasın diye küllüğe su koymaktır…
İçtikten sonra”nolucak  bu memleketin hali”diye  sormaktır …
Sarı işıkta korna calmaktır…
Sandalyenin oynayan ayağına kağıt sıkıştırmaktır…
Denizde “suyun altında nefessiz ne kadar kalabiliyorum.” diye deneme yapıp boğulma tehlikesi geçirmektir …
Her aklına geldiğinde “Google” da kendi ismini aratmaktır …
Bisküvi vs. çaya batırıp yemektir…
Papağana önce küfür öğretmektir….
Kaza yapan aracın etrafında toplanıp,yaklaşık hasar tahmini yapmaktır…
Yangın merdiveninin basamaklarına saksı saksı çiçek sıralamaktır.. .
Misafirliğe gidip saatlerce oturduktan sonra ,giderken kapı önünde tekrar muhabbet etmektir
Yanındakinin gazetesine göz ucuyla bakıp gazeteyi büyük bir iştahla okumaktır..
“Nerelisin?” sorusuna cevap aldıktan sonra  “içinden mi?” diye sormaktır..
Markete 1 ekmek almak için gidip en az 15 ekmeğe dokunmak,mıncıklamak fakat en sonunda ilk mıncıklanan ekmeği almaktır …
Kaldırım varken yoldan gitmektir…
Düğünlerde saçı topuz yapıp, yandan iki bukle bırakıp, bir de saç üstüne sim döktürmektir.. .

Asansör beklerken tuşa ne kadar fazla basılırsa  asansörün o kadar çabuk geleceğine  inanmaktır… .
Kale kilit anahtarıyla kulağını kaşımaktır…
Bulmacadaki ünlülere kadın erkek farketmeden sakal, bıyık, kaş çizmektir…
Yemeğin tadına bakmadan tuz atmaktır…
Her şeyde pazarlık yapabilmektir. ..
“İnşallah”la bütün işleri hallettiğine inanmaktır…
Her secim zamanı “bir oydan bişe olmaz” diye oy vermemektir. .
Herşeyi bilmese de bilmektir…

Ve de Türk olmak :

İstanbul’da Kızkulesi,  Anadolu’da buğday, Çukurova’da pamuk, Ege’de tütün, Karadeniz’de fındık, Trakya’da ayçiçeği olmaktır….
Kar yağdığında evsizleri düşünmektir…
Balkon köşesine kuşlar için  ekmek kırıntısı  koymaktır. ..
Yemeği ziyan etmekten korkmaktır, göz hakkına  saygıdır ..
Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır …
Milli maçta ağlamaktır. ..
Hayatın  verdiklerine “nasip”, vermediklerine “kısmet” demektir…
Her işin “hayırlısına” inanmaktır ve “feleğe” küfretmektir vede ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.. .
Yunus’u bilmektir, Aşık Veysel’i sevmektir…
Saz çaldığında, ney üflendiğinde,  yüreğinin derinlerinde bir sızı duymaktır, bir de Yemen Türküsü’nde…
Asya’da batılı, Avrupa’da doğulu diye tepki görmektir…
Çanakkale’de ölmektir. …
Askere davul-zurna ile evlat uğurlamaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek…

Şehidinin tabutuna son kez dokunurken “vatan sağ olsun” demektir…

Alıntı

‘YANLIŞ’ ve… ‘DEĞERLER’

‘YANLIŞ’ ve… ‘DEĞERLER’

11 yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi.
Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı. Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı. Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu. Oltasının hızla çekildiğini hissedince,oltaya büyük bir balık geldiğini anladı. Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi. Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. Bu o güne kadar gördüğü en büyük balıktı, bir levrek; ama av yasağının kalkmasına sadece saatler kalmıştı.
Baba-oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat 22.00 olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı. Önce balığa, sonra oğluna baktı.
‘Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum,’ dedi.
‘Baba!’ diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.
‘Başka balıklar da var,’ dedi babası.
‘Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil!’ dedi çocuk.
Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinde n bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı.
Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı.Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu. Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi…
Bu olay bundan tam 34 yıl önce oldu. Bugün o çocuk New York City’nin ünlü mimarlarındandır.
Babasının küçük evi hâlâ o adadadır.Oğlunu ve kızlarını hâlâ o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür.
Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat ‘değerler’ konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir. Babasından öğrendiği gibi ‘değerler’, doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca değerlerin uygulanabilmesidir.
Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz?Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.
Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez. Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız.Fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan.
* * * * * * * * * * *

Çocuğunu öyle karşıla ki; eve geldiği zaman, en güzel yere geldiğini hissetsin… .

Eşini öyle karşıla ki; yanına geldiği zaman, en doğru insana kavuştuğunu hissetsin… .

Anneni öyle karşıla ki; doğumundaki ağrıları lezzetle takas etsin…

Babanı öyle karşıla ki; ömür boyu bir başka evlada imrenmesin.. .

Fakiri öyle karşıla ki; ona serdiğinden büyük, bir dua sofrası sersin….

Zengini öyle karşıla ki; gönlünü gördüğünde, kendi gönlünün fakirliğinden kahretsin…

Değerlerinizi kaybetmeden sevgiyle kalın …

Hayat nedir

Hayat çetele tutmak değildir.

Seni kaç kişinin aradığı, kiminle çıktığın, kiminle evli olduğun demek de değildir.
Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın veya kimlerin seni sevdiği de değildir.
Hayat, ayakkabıların, saçın, derinin rengi, nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.

Aslında hayat, notlar, para, giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da, çalıştığın işler de değildir.
Hayat çok arkadaş sahibi olmak ya da yalnız olmak, kabul görmek ya da görmemek de değildir.

Hayat bunlar degildir.

Hayat;

Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir. Kendin için neler hissettiğindir.
Güven, mutluluk ve şefkattir.
Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.
Hayat; kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.

Neler söylediğin ve ne demek istediğindir, söylediklerinin arkasında durmandır.

İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini, olduğu gibi görmektir.
Her şeyden önemlisi; hayatını, başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.

İşte hayat, bu seçimlerden ibarettir.

Şerefle bitirilmesi gereken en asil görev, hayattır.

Bir lokma ekmek için şerefini çiğnetmeye,

Bir anlık eğlence için servetini tüketmeye,

Bir zamanlık mevkii için el ayak öpmeye, insanları ezip geçmeye,

Günlük menfaatlar için onurunu terk etmeye, bir kısım insanlara kızıp tüm insanlara düşman olmaya

değmez bu hayat…
Alıntı

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 62 takipçiye katılın