Daha Düne Kadar, Kuruyemiş ve tombala, Yılbaşı gecelerinin vazgeçilmez ikilisiydi. Bayram sabahlari el öperdik, Ya bir şeker olurdu armağanımız, ya da mendil içinde harçlık. Kuru incir içine ceviz koyar küçük ellerimizle, Yafa portakalları soyardık Yerli Malı Haftalarında.
Berberlerde ‘AKBABA’ okunur, Kayışlarda çelik usturalar bilenirdi. ‘ARAP MABEL’ çiğner, topaç çevirir, misket oynardık, Yukarı mahallede. Mahalle mi kaldı? Basketbola başlamadan önce dalya, istop ve yakantopla oldu, topla ilk tanışmamız. Beton mantarlar yokken sokaklarda, Mahalle aralarında, japon kalesi maç yapılırdı.
Çözemezdik sihirini, masmavi çivitle bembeyaz çamaşır yıkamanın. Radyo dinlerdik, ufkumuz genişlerdi. BAK BAK Yüksek Kaldırım’daydı bilirdik. ”HAYAT MECMUASI” nda Hikmet Feridun Es ile birlikte, Dünyayı dolaşırdık, pasaportsuz, vizesiz. Türkiye’de 67 il vardı düne kadar. Zonguldak’ta noktayı koyardık.
İş Bankası kumbaraları ilk tasarruftu, ilk mülkiyet. Konkensiz kadın günleri yaşanırdı. Elişleri, dantelalar örülürken, İnce belli bardaklarda çaylar içilir, Sohbet önce yakın çevreden başlar, Sonra ülke sorunlarına geçilirdi. İsimlerden sonra gelen ”BEY” ve ”HANIM” takıları rahatsız etmezdi kulaklarımızı.
Yemek, beyaz örtülerin üzerinde, porselen tabaklarda yenilirdi. Komşu sadece dilde değil, yürekte de vardı. Evin küçük kızı komşuya gönderilir. ”Bir maniniz yoksa annemler bu akşam size gelecek” denirdi. CINE5 yoktu, Lacivert yaz akşamlarında, açık hava sinemalarında seyredilirdi filmler. Ay çekirdeği alınır, minder kiralanırdı. Beş dakika ara beklenirdi, frigo buz yemek için sabırsızlıkla.
Mobil telefonlar sadece JAMES BOND filmlerinde vardı. Jeton alıp, sıra beklerdik telefon etmek için. İnsanlar daha mı az yorgundu ne ? Otobüslerde büyüklere ve hamilelere yer verilirdi. Tekel Birası ve Bafra Maden delikanlılığa ilk merhabaydı. Likörmüydü ikram edilen, zarif kristal kadehlerde? Akide şekercilerimiz, macuncularımız, Hacı Bekir ve Mahdumları şimdi nerede?
Yenice sigarasının ara kağıdına yapılırdı aylık bütçeler. Kimliğini bir türlü çıkaramadığımız ve tabii bin türlü canlandırdığımız ”YUKI” ile şenlenirdi evler. Radyo Tiyatrosu, Onaltı Soru Bilgi Yarışması, Brezilya dizileri gibi vazgeçilmezdi herkes için. Rating kelimesi yoktu kelime hazinelerimizde. Ali Kırca TRT -Washington muhabiri idi. Kupon, sertifika tasası olmadan, gazete alınırdı. Gazeteler okunmak içindi.
Kahve yüz gram alınırdı her dem taze. Kuruş bir değerdi, Bir Lira vardı. Her kış öncesi evlerde reçeller yapılır, turşular basılırdı. Gillete Contours yoktu. JOB kullanırdı, NACET kullanmayanlarımız. Siyah okul önlükleri , beyaz kolalı yakalar, geceden ütülenirdi.
Sevgileri, sevdaları, ilden ile, gönülden gönüle taşırdı, kartlarımız, mektuplarımız. Sokak aralarında patates soğan çığlıkları yerine Yoğurtçu çıngırakları duyulurdu. Ezanı hoparlörden dinlemez. Dokuz kez düşünmeden söz söylemezdik. Çocuklar oyun bile oynarlardı. Toprağı saksıda değil, arsada ve bahçede tanırlardı.
Gemlik girişinde denizi görür şaşırırdık, Bir garrhan Veli’ye Bir garip tabelayı çok gördük, Kaldırdık. Çevre örgütleri boy göstermemişti henüz. Çünkü çevre vardı. 10 kasımlarda gazeteler, siyah manset çıkar, fabrikalar sirenlerini çalardı. Anayurt dörtbir yandan çelik ağlarla örülürdü.
Ankara’yi ziyaret eden dostlar ANITKABİR’e götürülürdü. Bildiğimiz en gizli şey; gizli pençe, Konuştuğumuz dil Türkçe idi. Fener alayları yapılırdı cadde cadde, sokak sokak Tatil programları yerine bayramlarda. Kucak kucak çiçek toplanırdı kırlardan anneler gününde. Göğsümüz Cumhuriyetin tunç siperiydi. Turan Güneş’lerimiz, çocukları arkadaşımız olan İhtilal Albaylarımız vardı. Milletvekilleri milletin vekili idi o zamanlar. Yeni bir dünya kurulacak, ve Türkiye o dünyada yerini alacakti. İnanmıştık. İnanırdık.
Ne güzel yerdi Susurluk, ayranı meşhur olduğu zamanlarda. Geleceği geçmişten kopmadan kuracağımızı sanırdık. Düne kadar. Yaşadığımız binlerce gerçek, Ve kurduğumuz binlerce düş vardı. Savrulduk hepimiz bir yerlere, Sadece elimizde bir avuç değerle(!)
Alıntı