Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Haziran 2007

Karşılaştığın sorunları , o sorunları yarattığın düşünce

düzleminde kalarak çözemezsin.

A.Einstein

İyi yada kötü birşey yoktur, sadece düşünce şeklimiz onları öyle yapar.

Shakespeare

İnsan, sadece mutlu olmayı dileseydi, bunu elde etmek zor olmazdı.

Ama o diğerlerinden daha mutlu olmak istiyor ve bu da neredeyse imkansız.

Çünkü, başkalarını aslında olduklarından daha mutlu sanıyoruz.

Montaigne

Eğer bir dış etken seni üzerse, duyduğun acı o şeyin kendisinden değil,

senin ona verdiğin değerden geliyordur.

Onu da her an ortadan kaldırma gücün vardır.

Marcus Aunelius

 

Read Full Post »

NE ÖGRENCıLER VAR…….

Üniversite yemekhanesine giren bir ögrenci tüm yerler dolu
oldugundan gidip üniversite profesörünün oturdugu masaya oturmus.

Profesör kaslarini çatarak: ” Okuzler ve kuslar ayni masada oturamaz!”

Ogrenci: “O zaman ben ucuyorum…”

Profesor cevaba cok sinirlenmis, sinavda ogrenciye takmis ve
sinavini basarisizgecmesi icin elinden geleni yapmis.

Yanliz sinavda ogrenci tum sorulari mukemmel bir sekilde
cevaplamis. Profesor ogrenciye: Sana son bir soru soracagim  demis.

Yolda yururken iki torba buldugunu hayal et, birinde akil var,
digerinde ise para var. Hangi cuvali alirsin?
Ogrenci: “Para olan cuvali secerdim…”
Profesor: “Ben akil olan cuvali secerdim…”
Ogrenci:”Normal! Kimde ne eksikse onu secer…

Profesor cok sinirlenmis, ogrencinin not defterini alip icine “Okuz”
yazmis. Ogrenci nota bakmadan odadan cikmis.

Bir dakika sonra ogrenci kapiyi aralamis : “Sayin profesor,
imzanizi atmissiniz, fakat notumu yazmayi unutmussunuz.”- demis.

Read Full Post »

Kızılderili atasözleri:

Ağlamaktan korkma! Zihindeki ıstırap veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir

Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim.

 

Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz

Bir düşman çok, yüz dost azdır.

Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her

insan bir görevle yaratılmıştır.

Fakir olmak, şerefsiz olmaktan daha küçük bir meseledir.

Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz

Gözün ile değil, yüreğin ile hüküm ver.

Günümüzde insanlar bilgiyi arar oldu, hikmeti değil. Halbuki bilgi mazidir, hikmet ise istikbalİhanet arkadaşlık zincirini karartır, fakat vefa onu her zamankinden parlak yapar İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.

Su gibi olmalıyız. Her şeyden aşağıda, ama kayadan bile kuvvetli.

Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen birşey olduğunu anlayacak

Şeytan hakkında konuşmayın. Gençlerin kalbinde merak uyandırır

Yağmur iyilerin üzerine de yağar, kötülerin de..

Yaşlılık ölüm kadar şerefli değildir. Yine de çok kimse onu ister

Bir Aborjin atasözü:

Biz bu zamana ve yere misafiriz. Geçip gidiyoruz. Amacımız, gözlemek, öğrenmek, büyümek, sevmek ve sonra eve geri dönmek.

Read Full Post »

Öğrenmeliyiz

İncitmeyecek kadar uzak, üşümeyecek kadar da yakın olabilmek…
Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş,büyü k kayıplar vermişler.
Ama en çok kayıp veren kirpilermiş. Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var.
Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış,çözüm aramaya başlamış.
Tartışa tartışa,nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş.
Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarındaki hava tedavülünü önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış .
İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler. Ama başka bir problem çıkmış ortaya.
Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş.
Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu seferde donmalar meydana gelmiş.
Ne var ki, her gece kah uzaklaşa kah yakınlaşa,
deneye yanıla

birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın,

ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler.

KISACA ;
Bizim de uzun dikenlerimiz var. Bunlar hayata karşı filtrelerimiz.
Bazen faydalı,bazen de zararlı. Çoğu zaman,kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza.
Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza.
Ne var ki, sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün. Birbirini incitmeyecek kadar uzak,hayatın soğuk
zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenmeliyiz.

alinti: şifa çemberi

Read Full Post »

 

Bir çok bilim adamına göre erkekler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya,tıpkı dinozorlar gibi nesilleri bir gün tükenecek.Çünkü araştırmacılara göre erkeğin Y-kromozonu gün geçtikçe küçülüyor,kromozomun üzerindeki pek çok gen aktif değil.Kısacası Y-kromozonu yok olmaya doğru gidiyor.Batılı ülkelerde erkekler kadınlardan ortalama 6 yıl daha erken ölüyorlar.Erkeklerde suçluluk oranları daha fazla.Testestoron hormonu yüzünden daha fazla agresifler.Sigara, alkol,uyuşturucu gibi bağımlılıklarda erkekler önde.Fiziki acıya olumsuz çevreye daha az dayanabilirler. Henüz bir embriyoyken bile daha hassaslar,yani anne karnındaki erkek bebek hava değişikliklerinden, sesten,annenin yaşadığı streslerden çok daha fazla etkilenir,hatta zarar görür.Yapılan pekçok araştırmaya göre erkeklerin bağışıklık sistemi kadınlara oranla daha zayıf,dolayısıyla hastalık ve enfeksiyonlara çok fazla yatkınlar.

 

Peki ,nedir bu erkeklerin çektikleri? Neden yaratılışları gereği pek çok açıdan bu kadar zayıf,hatta bilim adamlarının deyimlerine göre bu kadar kusurlular ?Bilim adamlarına göre bunun bağlıca sebebi erkek,yani Y-kromozonuna sahip olmaları.Y-kromozonu araştırmalara göre gün geçtikçe küçülüyor,şiddetli kısırlık problemlerine yol açan Y-kromozonları ndaki silinmelere sahip erkek sayısı gün geçtikçe artıyor.Whitehead Enstitüsü’nden Amerikalı möleküler biyolog David Page’in bu yıl Y-kromozonunun genetik kodunu çözmüş olması erkeklerle ilgili pekçok gerçeğide ortaya çıkardı.

 

Y-kromozonunun geçen 300 milyon yıl içerisinde esas büyüklüğünden 3’te 1’ine kadar küçüldüğünü biliyormuydunuz? yani Y-Kromozomu büyüklüğünün 3’te 2’sini ve kendini yenileme kabiliyetini kaybetmiş durumda.Kromozomun üzerindeki pek çok gen,söylenenlere göre artık aktif değil.Yani Y-kromozonu yok olmaya doğru gidiyor.İngiliz genetik uzmanı Briyan Sykes,yazdığı “Ademin geleceği yok !” adlı kitabında erkeklerin tıpkı dinozorlar gibi yavaş yavaş yok olacağını vurguluyor.Ancak Alman haber dergisi Der Spiegel’e açıklama yapan Sykes bunun kadınlar,hatta bütün insanlık açısından kötü olacağını belirtiyor.Sykes “Erkekler yok oldukları takdirde kadınlarda zamanla yok olabilir,erkeklerin kromozonlarındaki bozukluklardan dolayı insanlığın da sonu gelebilir.Çünkü bir çok hayvanların nesli erkeklerin kromozonlarındaki, dolayısıyla üreme sağlıklarındaki bozukluklardan dolayı tükendi.Erkeklerin yok olması elbette yarın gerçekleşecek bir şey değil.Ama bu yok oluş çok uzakta değil” diyor.

 

Bütün dünyada bu sıralar üreme sağlığı uzmanları harekete geçmiş durumda .Erkekleri kurtarmak için klonlama yöntemleri ve yapay sperm üretimi üzerinde duruluyor.Uzmanlar özellikle kadınların dokularından sperm üretebilmek için uğraşıyorlar.Eğer kadınların dokularından sperm üretilibilirse, ileride kadınlar çocuk sahibi olabilmek için erkeklere de ihtiyaç duymayacaklar. Sykes ” Erkekler şu an sadece birtakım şartlar sayesinde yaşıyorlar ” diyor.

 

Toplumda özellikle Y- kromozomları silikleşmiş erkeklere sıklıkla rastlamak mümkün.Bunun kısırlıkla ilgisi var.Çünkü Y-kromozomunun silikleşmesi erkeklerde sperm üretiminin yeterli olmamasına,spermlerin güçsüz ya da az olmasına ,hatta bazen hiç üretilmemesine yol açabiliyor.

 

Türkiyede kısırlık problemi olan ama bir sebebi açıklanmayan erkeklerin oranı % 60 . Bu erkeklerde şiddetli kısırlığa yol açan unsurların ortalama % 25’i genetik sebeblere ve kromozom bozukluklarına bağlı.Bu % 25’in % 10’unu Y-kromozomunda silinmeler olan erkekler oluşturuyor.Kısır erkeklerde çok sık rastlanan Y-kromozomu silinmeleri doğrudan babadan oğula aktarılıyor ve kısırlık gün geçtikçe hem genetik hemde çevreye bağlı olarak artıyor.

 

(Genç beyin dergisi 42. sayıdan alıntıdır.)

 

Galiba amazonlar ileride gerçek olabilirler. Feminist yaşamdan yana olanlar epey bir süre daha beklemek zorunda kalacaklar.) )

Read Full Post »

Kızılderili II

Bir gün New York’ta bir grup iş arkadaşı yemek molasında dışarıya çıkarlar. Gruptan biri kızılderilidir yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yolda çalışma yapan işçilerin, araçlarının çıkardığı gürültü ve araçların korna sesleri arasında ilerlerken

Kızılderili kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyler ve aranmaya başlar arkadaşları bu gürültüde arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam ederler.

Aralarından bir tanesi inanmasada onunla birlikte aramaya devam eder.

Kızılderili caddenin karşısına doğru yürür, arkadaşı da arkasından takip eder ve o binaların arasında bir kaç tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.

Arkadaşı Kızılderiliye “Senin insanüstü güçlerin var! Bu sesi nasıl duydun ?” diye sorar.

Kızılderili ise bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek arkadaşına kendisini izlemesini söyler.

Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlayarak atar. Bir çok insan bozuk para sesinin ceplerinden düşen bir paramı diye sesin geldiği yöne doğru bakar Kızılderili arkadaşına dönerek; “Gördün mü? Önemli olan nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğine bağlıdır.

Herşeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin…” der.

Read Full Post »

Ayakkabıcı

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir

çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor

ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir

dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk

vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı .

Hem de güçlükle…

Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin

alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu.

Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet

Öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan

Dışarı fırlayıp:

- “Küçüüük!” diye seslendi.” Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki

modeller bir hârika!”

Çocuk, ona dönerek:

- “Gerçekten çok güzeller!” diye tebessüm etti, “Ama benim bir bacağım

doğuştan eksik”.

- “Bence önemli değil!” diye atıldı adam. “Bu dünyada her şeyiyle tam

insan

yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı.”

Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

- “Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.”

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

- “Anlayamadım! . dedi. Neden öyle olsun ki?”

- “Çok basit!” dedi, adam. “Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar

yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat

insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler… “

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar,

hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işâret ederek:

- “Baktığın ayakkabı, sana yakışır!” dedi. “Denemek ister misin?”

Çocuk, başını yanlara sallayıp:

- “Üzerinde 30 lira yazıyor” dedi, “Almam mümkün değil ki!”

- “İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!” dedi adam, “Bu durumda

20 liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.”

Çocuk biraz düşünüp:

- “Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!” dedi, “Onu kim alacak ki?”

- “Amma yaptın ha!” diye güldü adam. “Onu da, sağ ayağı eksik olan bir

çocuğa satarım.”

Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:

- “Üstelik de öğrencisin değil mi?” diye sordu.

- “İkiye gidiyorum!” diye atıldı çocuk, “Üçe geçtim sayılır.”

- “Tamam işte!” dedi adam. “5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır

5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım

gitti!”

Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki

raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı

çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni

ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek

- “Benim satış işlemim bitti!” dedi, “Sen de bana, bunu satsan memnun

olurum.”

- “Şaka mı yapıyorsunuz? ” diye kekeledi çocuk, “Onun tabanı delinmek

üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?”

- “Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş….” dedi adam, “Antika eşyalardan

haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar.

Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder.”

Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi.

Mutlaka bir rûyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rûya.

Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz

gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:

- “Bana göre 20 lira yeterli.” dedi. “İndirim mevsimini başlattınız ya!”

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.

Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa,

böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki

koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür

edip:

- “Babam haklıymış!” dedi. “Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok!

Demişti.”

* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,

* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,

* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur

* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir

 

Read Full Post »

Doğal tıp, ayurveda ve sağlıklı yaşam gibi konularda çalışan Ender Saraç (4*) Doğan Kitap’tan yayınlanan kitabında astrolojiden reikiye, evrensel enerjiden dinlere, her yönüyle spiritüaliteyi anlatıyor. Saraç’ın ortaya attığı ve çok tartışılacak gibi duran konu ise zikir. Yazar, meditasyon, reiki ve yoga gibi dini kökenlere sahip tekniklerden bugün modern hayatta nasıl faydalanılıyorsa, zikrin de böyle bir şifa verici teknik olduğunu söylüyor. Kitapta Allah’ın 99 ismi yani Esma ül Hüsna’yı kullanarak uygulanabilecek zikir teknikleri de var.

 

Aile Hekimi Doktor Ender Saraç medyada, sağlıklı yaşam, kilo kontrolü gibi konularda sıkça rastladığımız bir isim. Ayurveda, Doğa’nın şifalı Eli ve Sağlıklı Zayıflamanın Yolları isimli üç kitabı çok sattı. Son kitabı “Ruhsal Geliğim ve Kader”de ruhsal sağlık alanına odaklandı. Ama bu bildiğimiz psikoloji kitaplarından değil, ruh sağlığına spiritüel yönden yaklaşıyor. Kitabın kader, astroloji, meditasyon, evrensel enerji, 7 bilinç hali, doğal taşlar, renklerin önemi, cinsellin ruhsallık üzerinde etkisi, dinler gibi altbaşlıkları var.

DİNİ VE SİYASİ DEĞİL, TEKNOLOJİK

 

Saraç’ın anlattığı tekniklerden özellikle zikir ile ilgili yazdıkları çarpıcı. Zikri, ’chanting’ yani kelime veya ses tekrarı olarak tanımlıyor. Bugüne kadar zikir denince akla gelen, kafasını sağa sola savurarak kendinden geçen, derin derin “Allah, Allah” diye tekrarlayan, vücuduna şişler batıran sarıklı adamlar imajını tamamen bir kenara bırakmak gerektiğini savunuyor. Geçmişe ait bir figür gibi görünen zikir’in aksine ’ileri bir teknoloji’ olduğunu söylüyor:

 

“Bunu kavramak için kişinin reiki, evrensel enerji, meditasyon gibi spiritüel teknikleri bir de ince enerjileri bilmesi lazım. Zikir de meditasyon mantraları, reiki sembolleri gibi bir teknolojidir. Belli sesleri tekrar edip jeneratör gibi enerji üretirsiniz. Kuran’da geçen Allah’ın 99 isminden her biri, bir enerji köküdür. Bu dini, siyasi bir şey değil, bir teknoloji. Bunu mistik, dini, siyasi kalıplara sokan bizleriz. Artık hekimlerin bunlara sahip çıkması gerekir. Bilim adamları safsata deyip ihmal ettiği zaman bu bilgiler şarlatanlara akmaya başlıyor.”

 

PİL ŞARJ EDER GİBİ ENERJİ YÜKSELTİR

 

Kitaba göre her insanda Allah’ın 99 isminin belirli açılımları bulunuyor. Ancak bunların bazıları baskın, bazıları dengede, bazıları uyur durumda. Örneğin sürekli her konuda geri kalıyorsanız, El Müzill isminin etkisi kuvvetli demek. El Mukaddim ise tersine, öne geçirici bir etki yapıyor, insan onun etkisini kullanmayı bilirse atak yapabiliyor.

 

Saraç, zikrin bir astroloji uzmanıyla astrolojik harita çıkarılıp baskın ve eksik yönleriniz bulunarak uygulanmasını öneriyor. Astrolojik haritanızı çıkartamıyorsanı z, burç ve yükselen burç gibi bilgilerinizden emin değilseniz, o zaman içinize dönerek sakin bir şekilde yaşamın hangi alanında sıkıntılarınız olduğunu saptamanızı öneriyor: “Tıpkı bir vitamin alır gibi sabah akşam 3-5 dakika bunları belli bir ritimde tekrar etmek, bu enerjiyi pilin şarj olması gibi yükseltir. 40 gün içinde bu esmanın karşılığı olan enerji yükselmeye başlar.”

ÖNCE DETOKS SONRA ZİKİR

 

Saraç, verim almak için zikirden bir gün önce detoks (arınma) programına başlamak gerektiğini söylüyor. Sabah bir bardak ılık ballı limonlu su, öğleden akşama kadar da 5-6 tabak az zeytinyağlı dereotlu sulu kabak yemeği yeniyor. O gün sadece sulu besleniliyor. Sonraki 40 gün boyunca mümkün olduğunca az kırmızı et, sarmısak, soğan, kırmızı pul biber yenmesi gerek. Bu dönemde aşırı hareketsiz kalmamak ama aşırı egzersizle bedeni de zorlamamak, sık sık duş almak şart.

Ruhsal önerilerden bazıları da ğöyle:

 

* 40 gün hiç yalan söylemeyin,

* kullanmadığınız eşyaları ihtiyacı olanlara verin,

* içinde bulunduğunuz ortamı daha pozitif yapmaya çalışın,

* sık sık doğaya açılmaya, mükemmelliğini fark etmeye çalışın,

* çocukların başını okşayın,

* dua edin.

 

 

KELİMELERDE ENERJİ VAR

 

Budist olmasa da bugün herkes meditasyon yapabiliyor. Peki Müslüman olmayan biri zikir tekniğini uygulayabilir mi? Saraç uygulanabileceğini savunuyor: “Bu kelimelerin içinde enerjiler var, siz ister inanın ister inanmayın. Burada fiziksel bir şey devreye giriyor. Manasını da bilirseniz, yani kalp çakranızı da açarsanız o kanal genişler, çok daha fazla verim alırsınız. Meditasyon sembolleri Sanskritçe yani eski Hintçe’dir, Reiki sembollerini Japon rahipler yapmıştır. Tevrat’ta da Tanrı’nın 72 isim vardır o da çok kuvvetli bir enerjidir ve Kabala mistisizminde kullanılır. Bunların hepsinde devreye giren fizik kurallarıdır.”

 

ENDER SARAÇ’A GÖRE BAZI ZİKİR TEKNİKLERİ’

 

* Yaşamınızda sevgi ve muhabbet azsa, aşk istiyorsanız, Ya Vedud ismiyle 40 gün çalışın

 

* Sürekli darlık ve sıkıntı çekiyorsanız Ya Mugni, En Nafi

 

* İçiniz sıkılıyor ve göğsünüz daralıyorsa El Basit

 

* Bir türlü olayların içinden çıkamıyor ve ne yapacağınızı bilemiyorsanı z El Vekil

* Sürekli başınıza felaketler geliyorsa El Mani, Es Selam

 

* Bilginizi arttırmak için gerekli beyin devrelerinin açılmasına yardım için El Alim

 

* Kendinizi biraz katı ve merhametsiz hissediyorsanı z Er Rahim, Er Rahman

 

* Sürekli halsizseniz ve enerjiniz düğükse El Hayyum

 

* Çok pasif ve korkaksanız El Kahhar

 

* Bir olayı yaptıktan sonra pişman olup o olayla ilgili hafıza kayıtlarının silinmesini istiyorsanız El Afüv

 

* Kötü bir yöneticiyseniz veya olayları yönetemiyorsanı z El Vali

 

* Bir türlü organize olamıyorsanız El Kayyum

 

* Yaşamda elinizden tutacak kimse yoksa El Veli

 

* Bir iş kurarken El Hakim

 

KİTABI YAZMAYA KARAR VERDİM ÇÜNKÜ

 

Toplum inanç açısından kamplaşmış durumda Geçtiğim ilk aşama tıp eğitimiydi. Tıp fakültelerinde her hastalığı ilaçla tedavi edebiliriz, olmadı ameliyatla kesip atarız diye öğretilirdi. İkinci aşamada insanın daha derinine etki edilebilen ayurveda, akupunktur, bitkilerle tedavi gibi doğal tıpla ilgili yöntemleri öğrendim. Ardından insanın çok daha derin bir boyutu olduğunu gördüm, şimdi insanın kaba düzeyinden enerji düzeyine geçtim diyebilirim. İlerlemiş teknolojiye ve uzayan insan ömrüne rağmen toplumda artan bir sıkıntı var. Depresyon, iktidarsızlık, kanser, halsizlik, mutsuzluk, ağrılar, bağışıklık sistemi ve kalp hastalıkları çığ gibi artıyor. Ortada suni insanlar var. Hormonlu domates gibi olduk, eski insanın kokusu, tadı, mutluluğu, enerjisi yok. Toplum inanç açısından kamplaşmış durumda, ya hiçbir ğeye inanmıyor ya da bir şeyin fanatiği oluyor. Tam tersine ben iki taraftan da ortaya biraz daha insan yaklağtırabilmek için uğraşıyorum

alinti: pozitif saglikcilar- Dr. Güneş Eriş

Read Full Post »

Olumlama

Olumlamaların bilinçaltı tarafından kabul edilebilmesi için öncelikle olumlamayı yapan kişinin 
ifade ettiği olumlamayı bedeninin tüm hücrelerinde  capacanlı hissetmesi gere-kiyor.Hissediş bir
dil olduğu için ve de bilinçaltının anladığı tek dil olduğu için niyet etme, dillendirme ne 
denli canlı imgelenerek ve de yaşanarak yapılırsa ,etkisi de ancak o zaman ortaya çıkmakta.
Pekiştirme  bilinçaltı için önemli çünkü ancak bir niyet, bir olumlama aynı  etki ile defalarca
tekrar edildiğinde bilinçaltı, sahibinin bu niyetinde veya olumlamasında kararlı olduğuna , 
buna inandığına inanıyor.-bir anlamda, kalın hatlarla seçimin altını çizmek-Bu pekiştirme de 
en az 21 günlük -bazıları için 40güne uzayabiliyor-bir sürede kesintisiz olarak yapılmalı ki 
bıraktığı iz kuvvetli olsun. Olumlamalar ,ya uykuya dalmadan az önce ya da sabah  uyanır 
uyanmaz,beyin dalgaları en uygun durumdayken- tüm canlılık ve içtenlik ile imgeleyerek 
yapılmalıdır.Bilinçaltı gerçek yaşanmış bir mutlu an ile hayali iyi canlandırılmış bir mutluluk
hali arasında ayırım yapamaz, onun anladığı dil , hissediş olduğu için tüm hücrelerde hissedilerek,
capacanlı  imgelenecek bir hayal de gerçek yaşanmış bir durumun hislerini canlandırabilir.Bu 
nedenle,  ne kadar hissederek imgeler ve olum-lamalarımızı yaşarsak, bilinçaltımız da o kadar 
kolay bize inanacak ve olumlamaları-mızı hayata geçirmek için hemen harekete geçecektir.
Evrensel bilinç ve bilinçaltımız önümüze  gelen deneyimleri böyle bir işbirliği sonucunda 
hazırlamaktadırlar.Bu nedenle , bilinçli seçimlerimizi inanarak hayata geçirmemiz 
elimizdedir diyoruz.Geçmiş negatif deneyimlerimizin izlerini zayıflatıp yerine yeni oluştur-
duğumuz imgelerimizi koyduğu-muzda , önümüze gelecek olan yeni deneyimlerimizin niteliklerini
de değiştirmiş ola-cağız.Yoksa, geçmiş yaşam deneyimlerimizin ürünü olan inançlarımız vb 
kabuklarımızla, geçmişin  negatif izlerini besleyerek, benzer nitelikli gelecek deneyimlerini
hayatı-mıza çekmeye devam edeceğiz.....Bilinçaltının yeniden programlanması denilen şey budur.
Bunu hepimiz yapabiliriz.

Alıntı

 

Read Full Post »

HENRY Thorean diyorki:

‘’ Bir tablo yapmak yahut bir heykele şekil vermek,

sanatkarın maddeyi bu kadar güzelleştirebilmesi ne harikulade bir yetenek.

Fakat günlük hayatın maddesi olan günleri güzelleştirmek daha da harikuladedir.

Sanatkarın en güzeli ve en yükseği budur! ‘’

Thoro, bu sözleriyle bize sanatın yalnız resim, müzik, heykel ve edebiyattan oluşmadığını hatırlatıyor. Bir de yaşama sanatı vardır.

Bu filozof bizi, Asis’ li François’ nın, bir Gandhi’ nin bir Florence Nightingeyl’ in ruhlarının soyluluğu yolu ile günlerinin renksizliğini giderdiklerini hatırlatmağa çağırıyor.

Böyle sanatkarlar hiç de az değildir.

Yer yüzünde nice iyi niyetli ve asil ruhlu insanlar, farkına varmadan, bir ödül kazanmadan

ve aramadan çevrelerine mutluluk saçmaktadırlar.

Hepimiz, hayatımızın herhangi bir anında, bir hastanın odasını, matemli bir evi,

felakete uğrayan aileyi aydınlatmayı yahut yalnızlık ve karamsarlık içinde olduğumuz zamanlar,

bize ümit aşılamayı bilen dostlara yahut yabancılara rastlamışızdır.

Onlar belki de fazla bir şey söylememişler, fakat benliklerinden fışkıran iyilikle

bizlere ferahlık vermişler, korkaklara cesaret ve kayıtsız kimselere hayat zevkini aşılamışlardır.

Yaşayışın mutlu veya bahtsız anlarında rastladığımız bu mütevazi ve soylu ruhlu insanlar,

kalplerinden taşan cömertlikle, bize de mutluluğu tattırırlar.

Dünyanın en yüksek sanatkarları onlardır,

çünkü sanatkarın en güzeli olan yaşama sanatı onlara vergidir.

(Alıntı)

Read Full Post »

HOŞGÖRÜ

Hoşgörü, sağlıklı insan davranışıdır. Hoşgörü sağlıklı insan hayatının, özüdür. Beşeri münasebetlerin temelidir.

Bugün her zamankinden daha fazla hoşgörüye ihtiyacımız olduğu aşikardır. Olumsuz birçok davranışın sebebi, yeterince hoşgörülü olamamaktır. Evde, trafikte, sokakta, okulda, işyerinde, kısaca insanın olduğu her yerde eğer hoşgörü yoksa orada bencillik, anlaşmazlık, güvensizlik, tartışma, kavga olumsuzluk adına her şeyi görebilmek mümkündür.

Eğitimli ya da eğitimsiz her insanda görülebilen bir eksikliktir, hoşgörüsüzlük. Peki bunun sebebi nedir ? Neden tarih boyunca Yüce Milletimizin hasletlerinden olmuş bir davranışı, bugün yeterince gösteremiyoruz. Bunun bir çok sebebi olabilir. Bunlardan kanaatimizce en önemlisi: insanın kendisi ile barışık olamamasıdır. İnsanımız, kendisine güvenmiyor, inanmıyor. Kendisini yeterince tanımıyor . En önemlisi kendisini sevmiyor, saygı duymuyor. Eğer insanın kendisine saygı ve sevgisi kalmamışsa, kendisi ile barışık olması da mümkün değildir.

Düşünün, en son ne zaman aynaya bakıp, kendinize gülümsediniz. Bu sabah kaç kişiye merhaba, günaydın ya da hayırlı sabahlar dediniz. Yoksa her gördüğünüz, tanıdığınız kişi için bu işte öyle biridir diye olumsuz mu düşündünüz ? Ayıbını mı aradınız ? Bu sabah trafikte içinizden kaç kişiye bir şeyler mırıldandınız . Kaç defa yardıma ihtiyacı olan insanları gördüğünüzde başınızı çevirdiniz . Okulda, sınıfta, sırada kaç kişiye kötü davrandınız. Arkadaşlarınızı, bencilliğinizden dolayı üzdünüz. Yönetici iseniz, idarenizdeki kaç insanı yeterince dinlemediğiniz için kırdınız. Yoksa siz sadece kendinizi mi düşünüyorsunuz ?

Hoşgörü bir vurdumduymazlık değildir. Hoşgörü görmezlikten gelmek hiç değildir. Hoşgörü kendini bilmektir. Hoşgörü haddini bilmektir. Hoşgörü haddini bilerek sürdürülen hayat biçimidir. Hoşgörü bir anlayıştır, anlayışlı olmanın adıdır, sevginin yoludur. Hataları düzeltebilmedir. Yoksa bana ne lazımcılık değildir. Anlayışın kendisidir. Hoşgörü, çağın getirdiği sorunların, aç gözlülüğün, doyumsuzluluğun, sevgi yoksunluğunun, güvensizliğin çaresi olabilecek bir anlayış tarzıdır, insanın özüdür.

Görülen odur ki bugün insanımız kendisi ile barışık değil. Her gün, haberlere baktığınızda olayların bir çoğunun sebebinin hoşgörüsüzlükten kaynaklanıp kaynaklanmadığını bir düşünün… İnsan kendisi ile barışık olamadığı zaman, toplumda kendisi barışık olamıyor. Sonra da herkes bir başkasını suçluyor. Çünkü en kolayı bu.

Hz. Mevlana: “ Ben insanların ayıplarını gören gözlerimi kör ettim. Sen de onlara benim gibi iyi gözle bak.” Diyor ve ekliyor.

“Bakın ! Toplumsal bunalımların, kavga ve dövüş ortamının tek ve en güçlü doğuş sebebi sevgi eksikliğidir. Bunun en doğru tedavi yolu ise sevgiyi aramak, yaşamak, uygulamaktır. Hoşgörülü olursanız seversiniz. Sevilirsiniz. Karar verirseniz ve de bu yolda çalışırsanız her şeye ulaşırsınız !”

Hoşgörü ustası Hz.Mevlana, gibi Yunus Emre, Bektaş Veli, Karaca Sultan da insanları hoşgörüye davet etmişler ve yaşadıkları dönemde Anadolu’yu bir hoşgörü cennetine çevirmişlerdi. Ama bugün aynı Anadolu’da hoşgörü yerine daha çok hoşgörüsüzlük almış başını gidiyor.

Toplumda hoşgörüye dönüşün, hoşgörüyü davranışa dönüştürmenin yolu, hoşgörünün yayılması, insanın sevgiyi yaşamasına, kendisine saygı duymasına, kendisi ile barışık olmasına bağlıdır. Hoşgörünün bir hayat biçimine dönüştürülmesi gereklidir. Bunun için de, Hz. Mevlana ve diğer hoşgörü ustalarının peşinden daha fazla gitmek, onları daha fazla anlamaya çalışmak gereklidir.

Yazımızı hoşgörü ustalarının öğüdü ile bitirelim :

- “ Yıktığın varsa yapacaksın.
Ağlattığın varsa güldüreceksin.
Döktüğün varsa dolduracaksın.
Çıplakları giydirecek, açları doyuracak. Az halkı çok edeceksin. Ve en önemlisi :
Eline,diline, beline sahip olacaksın !”

Hoşgörülü olacaksın.

 

Yazan: H. Fikri Ulusoy

Read Full Post »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 42 takipçiye katılın