Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Yaşam

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, “Fast live”, “Fast food”, “Fast music”, “Fast love”…
Dikte ettirilen “yükselen değerler”, “in” ler, “out” lar…
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçiniz i ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?

Müşfik KENTER

Daha düne kadar. . . .

Daha Düne Kadar, Kuruyemiş ve tombala, Yılbaşı gecelerinin vazgeçilmez ikilisiydi. Bayram sabahlari el öperdik, Ya bir şeker olurdu armağanımız, ya da mendil içinde harçlık. Kuru incir içine ceviz koyar küçük ellerimizle, Yafa portakalları soyardık Yerli Malı Haftalarında.

Berberlerde ‘AKBABA’ okunur, Kayışlarda çelik usturalar bilenirdi. ‘ARAP MABEL’ çiğner, topaç çevirir, misket oynardık, Yukarı mahallede. Mahalle mi kaldı? Basketbola başlamadan önce dalya, istop ve yakantopla oldu, topla ilk tanışmamız. Beton mantarlar yokken sokaklarda, Mahalle aralarında, japon kalesi maç yapılırdı.

Çözemezdik sihirini, masmavi çivitle bembeyaz çamaşır yıkamanın. Radyo dinlerdik, ufkumuz genişlerdi. BAK BAK Yüksek Kaldırım’daydı bilirdik. ”HAYAT MECMUASI” nda Hikmet Feridun Es ile birlikte, Dünyayı dolaşırdık, pasaportsuz, vizesiz. Türkiye’de 67 il vardı düne kadar. Zonguldak’ta noktayı koyardık.

İş Bankası kumbaraları ilk tasarruftu, ilk mülkiyet. Konkensiz kadın günleri yaşanırdı. Elişleri, dantelalar örülürken, İnce belli bardaklarda çaylar içilir, Sohbet önce yakın çevreden başlar, Sonra ülke sorunlarına geçilirdi. İsimlerden sonra gelen ”BEY” ve ”HANIM” takıları rahatsız etmezdi kulaklarımızı.

Yemek, beyaz örtülerin üzerinde, porselen tabaklarda yenilirdi. Komşu sadece dilde değil, yürekte de vardı. Evin küçük kızı komşuya gönderilir. ”Bir maniniz yoksa annemler bu akşam size gelecek” denirdi. CINE5 yoktu, Lacivert yaz akşamlarında, açık hava sinemalarında seyredilirdi filmler. Ay çekirdeği alınır, minder kiralanırdı. Beş dakika ara beklenirdi, frigo buz yemek için sabırsızlıkla.

Mobil telefonlar sadece JAMES BOND filmlerinde vardı. Jeton alıp, sıra beklerdik telefon etmek için. İnsanlar daha mı az yorgundu ne ? Otobüslerde büyüklere ve hamilelere yer verilirdi. Tekel Birası ve Bafra Maden delikanlılığa ilk merhabaydı. Likörmüydü ikram edilen, zarif kristal kadehlerde? Akide şekercilerimiz, macuncularımız, Hacı Bekir ve Mahdumları şimdi nerede?

Yenice sigarasının ara kağıdına yapılırdı aylık bütçeler. Kimliğini bir türlü çıkaramadığımız ve tabii bin türlü canlandırdığımız ”YUKI” ile şenlenirdi evler. Radyo Tiyatrosu, Onaltı Soru Bilgi Yarışması, Brezilya dizileri gibi vazgeçilmezdi herkes için. Rating kelimesi yoktu kelime hazinelerimizde. Ali Kırca TRT -Washington muhabiri idi. Kupon, sertifika tasası olmadan, gazete alınırdı. Gazeteler okunmak içindi.

Kahve yüz gram alınırdı her dem taze. Kuruş bir değerdi, Bir Lira vardı. Her kış öncesi evlerde reçeller yapılır, turşular basılırdı. Gillete Contours yoktu. JOB kullanırdı, NACET kullanmayanlarımız. Siyah okul önlükleri , beyaz kolalı yakalar, geceden ütülenirdi.

Sevgileri, sevdaları, ilden ile, gönülden gönüle taşırdı, kartlarımız, mektuplarımız. Sokak aralarında patates soğan çığlıkları yerine Yoğurtçu çıngırakları duyulurdu. Ezanı hoparlörden dinlemez. Dokuz kez düşünmeden söz söylemezdik. Çocuklar oyun bile oynarlardı. Toprağı saksıda değil, arsada ve bahçede tanırlardı.

Gemlik girişinde denizi görür şaşırırdık, Bir garrhan Veli’ye Bir garip tabelayı çok gördük, Kaldırdık. Çevre örgütleri boy göstermemişti henüz. Çünkü çevre vardı. 10 kasımlarda gazeteler, siyah manset çıkar, fabrikalar sirenlerini çalardı. Anayurt dörtbir yandan çelik ağlarla örülürdü.

Ankara’yi ziyaret eden dostlar ANITKABİR’e götürülürdü. Bildiğimiz en gizli şey; gizli pençe, Konuştuğumuz dil Türkçe idi. Fener alayları yapılırdı cadde cadde, sokak sokak Tatil programları yerine bayramlarda. Kucak kucak çiçek toplanırdı kırlardan anneler gününde. Göğsümüz Cumhuriyetin tunç siperiydi. Turan Güneş’lerimiz, çocukları arkadaşımız olan İhtilal Albaylarımız vardı. Milletvekilleri milletin vekili idi o zamanlar. Yeni bir dünya kurulacak, ve Türkiye o dünyada yerini alacakti. İnanmıştık. İnanırdık.

Ne güzel yerdi Susurluk, ayranı meşhur olduğu zamanlarda. Geleceği geçmişten kopmadan kuracağımızı sanırdık. Düne kadar. Yaşadığımız binlerce gerçek, Ve kurduğumuz binlerce düş vardı. Savrulduk hepimiz bir yerlere, Sadece elimizde bir avuç değerle(!)

Alıntı

İki arkadaş

Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.
Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı
yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar

‘BUGÜN EN IYI ARKADASIM BANA BIR TOKAT ATTI.’
Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler.Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:

‘BUGÜN EN IYI ARKADASIM BENIM HAYATIMI KURTARDI.’

Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazın ama şimdi kayaya kazıyorsun.NEDEN?
Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir:’Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize İYİ bir şey
yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.’
‘INCINMELERINIZI KUMA, GÖRDÜGÜNÜZ IYLIKLERI KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENIN.’
Denilir ki özel birini bulmak bir dakikanızı alır,onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur,onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir. Bu sözleri hiç unutamayacağınız kişilere gönderiniz ve bu sözleri size gönderen kişiye de göndermeyi unutmayınız. Bu onları asla unutmayacağınızı bilmelerini sağlayan bir mesajdır.

Eğer kimseye göndermediyseniz bu demektir ki telaş içindesiniz ve dostlarınızı zaten unutmuşsunuz.

Kaderini Sev

Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye. “Ol” der Tanrı. Güneş oluverir. Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz. Bulut olmak ister. “Ol” der Tanrı. Bulut olur. Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur. Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da “Ol” der Tanrı. Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur. Herşey karşısında eğilir. Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar. Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez! Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir. Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı… Sırtında bir acı ile uyanır…. Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..

“Amor Fati – Nietzsche ” (Kaderini sev-belki seninki en iyisidir)

İzler ve insanlar

“Olgun insan güzel söz söylemesini bilen değil, söylediğini yapan ve yapabildiğini söyleyen insandır.”

“İnsan, yaşamının dörtte üçünü yapamayacağı şeyleri istemekle geçirir.” (Goethe)

“Siz kendinize inanın, başkaları da size inanacaktır.”
(Montaigne)

“Kendine bir anlam arayan tek varlık insandır.”
(T. H. White)

“İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa, payı gerçek kişiliğini, paydası da kendini ne zannettiğini gösterir. Payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür.” (Tolstoy)

“Bol bol gülümse, hem maliyeti sıfırdır, hem de bedeline paha biçilmez.”

“Bir insanın karakterini test etmek isterseniz ona yetki verin.” (Abraham Lincoln)

“Birisi güzel bir söz söylüyorsa, bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.” (Mevlana)

“Elmas yontulmadan, insan da yanılmadan mükemmelleşemez.” (J. Jenkins)

“İlişki gelişmeyince, ilişki içerisindeki insanlar da gelişmez.” (Doğan Cüceloğlu)

“Eleştiri belki güzel bir şey değildir ama gereklidir.
Ağrı ile aynı işi görür, zira ağrı da vücutta bir arıza olduğunu haber verir.”

“Sözcüklerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamayız.”

“Gözler kendilerine, kulaklar başkalarına inanırlar.”

“İnsanlar başaklara benzerler, içleri doldukça eğilirler.”

“Elbiselerini kendilerinin en önemli kısmı yapanlar, elbiselerinden daha değerli olamazlar.”

“Kendini sevdirmenin tek yolu, başkalarının sana nasıl davranmalarını istiyorsan, senin de onlara öyle davranmandır.”

“Büyük beyinler fikirleri, orta beyinler olayları, küçük beyinler ise kişileri konuşur.” (Hyman Rickover)

Annem

Onun yanında gelmem pek te hayırlı bir sebepten olmasa da, bende uzun yıllardır ilk defa anneler gününde annemin yanında olacağım.
Annem düşüp kolunu kırınca, şu dönemde hiç planlamadığım halde, apar toğar onun yanına, memleketimiz Amasya’ya geldim.
Neyse ki durumu fena değil ve uzun yıllardır ilk defa anneler gününde onun yanında olabileceğim.
Her şeyde vardır bir hayır.
Sevgilerimle
Nilgün

Hala sizinleyse!!!

1 yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı. Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz.

2 yaşınızdayken size yürümeyi öğretti. Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz.

3 yasınızdayken size özenle yemekler hazırladı. Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz.

4 yaşınızdayken elinize rengârenk kalemler tutuşturdu. Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz.

5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz.

6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü. Sokaklarda ‘GITMIYCEEEEEEEM’ diye ağlayarak teşekkür ettiniz.

7 yaşınızdayken size bir top hediye etti. Komşunun camini kırarak teşekkür ettiniz.

9 yaşınızdayken size dualar öğretti, siz her seferinde unutarak teşekkür ettiniz.

11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü ‘Sen bizimle oturma’ diyerek teşekkür ettiniz.

12 yaşınızdayken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi. O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz.

19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı, sizi arabayla kampüse götürdü ve eşyalarınızı taşıdı.

Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampüs kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz.

21 yaşınızdayken iş hayatı ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi. ‘Ben senin gibi olmayacağım’ diyerek teşekkür ettiniz.

22 yaşınızdayken kep giyme töreninizde size gururla sarıldı. Avrupa seyahati için para isteyerek teşekkür ettiniz.

25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı, sizin için hem mutlu oldu hem çok duygulandı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz.

30 yaşınızdayken bebek bakımı hakkında size akıl vermek istedi. ‘Artık bu ilkel yöntemleri bırak’ diyerek teşekkür ettiniz.

40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğum gününü hatırlattı. ‘Anne işim başımdan aşkın’ diyerek teşekkür ettiniz.

50 yaşınızdayken o çok hastalandı, hafta sonunda onu görmeye gittiğinizde mutlu oldu.
Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz.

Derken bir gün….. o öldü.
O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa, o anda kalbinize bir yıldırım gibi düştü….

VE BİR HİKAYE:

‘Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta çaldı. Uyku sersemi adam telefonu açtı.
Telefondaki ses annesine aitti.
Telaşlandı, korktu başlarına bir şey mi gelmişti?
Annesi ‘nasılsın oğlum iyi misin?’ diye sordu.
Oğlu şaşkın bir ifadeyle ‘ iyiyim anne hayırdır bir şey mi oldu siz iyi
misiniz?’ dedi.
Annesi ‘biz iyiyiz bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim’ dedi.
Oğlu da ‘anne bunun için mi aradın saat sabahın üç buçuğu yarında
konuşabilirdik’ diyince annesi de ‘rahatsız mı ettim oğlum?’ dedi.

Oğlu ‘evet anne rahatsız ettin’ diyince annesi

‘30 sene önce sen de beni bu
saate rahatsız etmiştin, doğum günün kutlu olsun’

EĞER HALA SİZİNLEYSE, ŞİMDİ ONU HER ZAMANKİNDEN DAHA COK SEVİN

GERÇEK BİR HİKAYE

Adı Fleming’di ve fakir bir çiftçiydi. Ailesi için para kazanma çabasında olduğu bir gün, yakındaki bataklıktan gelen, yardım isteyen bir ağlama duydu.


Aletlerini yere düşürdü ve bataklığa koştu. Orada, beline kadar ıslak ve siyah hayvan dışkıları içinde batmakta olan bir çocuk buldu, ağlıyordu ve kendini kurtarmak için çaba sarfediyordu.


Çiftçi Fleming, yavaş ve korkunç bir ölüme gitmekte olan çocuğu kurtardı.

Ertesi gün çiftliğe çok güzel bir araba geldi.

Seçkin bir şekilde giyinmiş soylu bir kişi arabadan çıktı ve kendisini Çiftçi Fleming’in yardım etmiş olduğu çocuğun babası olarak tanıttı.

Soylu adam “Ben bunun karşılığını vermek istiyorum”, dedi.“Siz benim oğlumun hayatını kurtardınız.”Fakir çiftçi ‘Hayır, yaptığım için bir ödeme kabul edemem’ diye yanıtladı.

O anda, kulübenin kapısında çiftçinin oğlu göründü. “Sizin oğlunuz mu ?” diye sordu soylu adam. Çiftçi , gururlu bir şekilde “Evet”, diye yanıtladı.

‘Size bir anlaşma yapmayı öneriyorum. Oğlunuza, oğlumun yararlanacağı aynı seviyede bir eğitim sağlamama izin verin. Eğer oğlunuz babasına benziyorsa, ikimizin de gurur duyacağı bir insana dönüşünceye kadar gelişeceğinden şüphe duymuyorum.’


Ve çiftçi kabul etti. Çiftçi Fleming’in oğlu zamanının en iyi okullarına gitti ve Londra St. Mary Hastanesi Tıp Okulunu bitirdi.


Kendini tüm dünyada Dr. Alexander Fleming adıyla tanıtıncaya kadar durmadı; Penisilinin kaşifi.


Yıllar sonra, aynı soylu adamın bataklıktan kurtarılmış oğlu, zatürre (Pnömoni) hastalığına tutuldu.


Bu kez onun hayatını kim kurtardı ?… Penisilin.

Soylunun adı nedir? Sir Randolph Churchill.

Oğlunun adı nedir? ! Sir Winston Churchill.

HAYATTAN NE ÖĞRENDİNİZ?

CAN DÜNDAR, ESQUIRE DERGİSİ’NİN ‘HAYATTAN NE ÖĞRENDİNİZ?’ SORUSUNU NASIL YANITLADI

Ağır bir ÖSS sorusu gibiydi Esquire dergisininki… ‘Hayattan ne öğrendiniz?’ Verilen süre içinde aklıma gelenleri aşağıda yazdım. Yanlışların doğruları götürmeyeceğini umuyorum:

* * * Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım. Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum. Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi… Ağladım.

* * * Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi… Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

* * * İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu… Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

* * * Gitmeyi öğrendim. Sonra dayanamayıp dönmeyi… Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

* * * Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta… Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım. Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

* * * Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

* * * Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

* * * Zamanı öğrendim. Yarıştım onunla… Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

* * * İnsanı öğrendim. Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu… Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

* * * Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra… Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

* * * Evreni öğrendim. Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

* * * Ekmeği öğrendim. Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini… Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

* * * Namusun önemini öğrendim evde… Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

* * * Gerçeği öğrendim bir gün… Ve gerçeğin acı olduğunu… Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.

* * * Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim. CAN DÜNDAR

Metrodaki kemancı

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider. Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder. Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder. En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar. Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz. Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı… Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi… Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı.
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta babanım bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi,hep evdeydi.
Heryere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki.

En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.
Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden,
kardeşlerimizle bizlere ekm ek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Kısacacı evine girip gelen (ki sadece çişi gelen giderdi evine) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık. Polisler gelmezdi
kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz,
onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi,
en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık.
Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik.
Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki..
Komşumu tanımıyorum ama evinin camında temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik, kap ı silmece ; bilmem kaç kuruş
hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Evlerimiz var içinde yaşayan yok.
Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar…
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..

Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında ” vale ” lerin, ” bady ” lerin beklediği yerlerden h ep korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür.
Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ?
Biz mi istemiştik? Yoksa hak mı ettik?
ya sizce ?

Alıntı

Kıssadan Hisse

Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın
almıştı.

Yerleştikten sonra ilk isi bir yardımcı aramak oldu. Ama ne yakındaki
köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak
istemiyordu.

Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor,
burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı.

Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam isi kabul etti. Adamın
haline bakıp ‘çiftlik islerinden anlar mısın?’ diye sormadan edemedi
çiftlik sahibi.

‘Sayılır’ dedi adam, ‘fırtına çıktığında uyuyabilirim’.

Bu ilgisiz sözü biraz duşundu, sonra bos verip çaresiz adamı ise aldı.
Haftalar geçtikçe adamın çiftlik islerini düzenli olarak yürüttüğünü
de görünce içi rahatladı.

Ta ki o fırtınaya kadar:

Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina
çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: ‘Kalk, kalk!
Fırtına cıktı. Her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.’

Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: ‘Bos verin efendim, gidin
yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim
ya.’

Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk isi onu kovmak
olacaktı, ama simdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.

Dışarı cıktı, saman balyalarına koştu:

A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş,
sıkıca bağlanmıştı. Ahıra kotsu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra
sokulmuş, ahirin kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin
kepenklerinin tamamı kapatılmıştı.

Çiftçi rahatlamış bir halde odasına dondu, yatağına yattı. Fırtına
uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken
mırıldandı: ‘Fırtına çıktığında uyuyabilirim’

Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), manen (dua), maddeten (tedbir)
hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz.

Hayatiniz boyunca.

Sevgiyle kalın

SAĞLIK OLSUN!

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama!

Yarım saat erkene kurulsun saatin!

Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..

Pencereni aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa

nefes al derin derin..

Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin!

Geceden hazır olsun, yarin ne giyeceğin..

Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart

Çek kızarmış ekmek kokusunu içine

Bak güzelim kahvaltının keyfine..

Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,

önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin

Çık evinden neşeyle, karsına ilk çıkana gülümse,

aydınlık bir gün dile!

Sonra koş git isine, dünden, önceki günden, hatta daha da

eskiden yarim ne kadar isin varsa hepsini tamamla,

ohhh söyle bir hafifle..

Bir güzel kahve ısmarla kendine,

seni mutlu eden sesi duymak için alo de

Hiç işin olmasa da ögle üzeri dışarı çık

Yağmur varsa ıslan, güneş varsa isin,

hatta üşü hava soğuksa

Yürü, yürürken sağa sola bak,

öylesine değil, görerek bak!

Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen oksa.

çocuk görürsen yanağından makas al..

Sonra, söyle bir düşün, kimler sana yol açtı,

sen çok darda iken kimler seni ferahlattı,

hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde

kimler kapını tıklattı?

Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?

Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara

Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil,

kucaklar gibi sor..

Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak,

yüzünde güller açtıracak..

Günün güzeldi değil mi? Aksamın da güzel olsun..

Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..

Saklama tabakları, bardakları misafire

Sizden ala misafir mi var bu dünyada!

Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,

vazife yapar gibi hiç değil,

söyle keyife keyif katar gibi,

lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını

tamamlar gibi tadına var aksamının..

Gece evinde, dostların olsun

Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun..

arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?

Ama en önce ve illaki sağlık olsun!

CAN YUCEL

AYNALAR

insanlar sürekli sevgiden ve ilişkilerden dertliler.
insanlara sürekli olarak geri istedikleri ilişkilerinin ya da sorunlu ilişkilerinin
onların basit bir yansıması olduğunu hatırlatmak gerekir.

Tekrar hatırlayalım o zaman.
Eğer birisinde hoşunuza giden bir şey görürseniz, sevinin; çünkü bu size ait bir özelliktir. Ne güzel!!

Karşınızdakinde hiç de hoşunuza gitmeyen bir şey gördünüz. Sevinin.
Şimdi kendi üstünüzde çalışmaya nerden başlayacağınızı öğrenmiş oldunuz.

Gördüklerinize müteşekkir kalın.
Zira size aynalık eden kişi aslında sizinle tıpatıp aynı özelliklere sahip değildir.
Gördüğünüz görüntü bu özelliğinizin çok abartılmış bir halidir.
Abartılmıştır, çünkü bu özelliğinizin muhteşemliğine,
ya da ne kadar sinir bozucu olduğuna başka türlü dikkatinizi çekemezdi ki.

Sevgi işi kendinizi gözden geçirmeyi ve kendinize karşı dürüst olmayı gerektirir.
Siz bir “pasif bağımlı”mısınız?
M.Scott Peck böyle bir insanı “Sevilmeyi aramakla o denli meşguldürler ki,
sevecek enerjileri kalmamıştır,” diye tanımlıyor.
Onlar açlık içindeki insanlara benzerler, her yerde yiyecek ararlar
ancak başkalarına verecek kendilerine ait bir yiyecekleri yoktur.
Çaresizlik içinde sevgiyi arayan, kendinden çok korkmaktadır.
Zira o, kendi ile tek başına kalmak yerine, ne olursa olsun bir başkası ile olsun arayışı içinde kendinden kaçmaktadır.
Sevgi işi, kendinizi sevmenizi sağlar.
Eğer siz kendinize karşı sevecen, ilgili, destekleyici, onaylayıcı ve hoşgörülü değilseniz,
başkalarına da bunları gösteremezsiniz.

Sevgi işi kendinizi beslemeyi ve desteklemeyi gerektirir.
Eğer kendinize bir şey vermezseniz başkalarına da öfke, pişmanlık ve hastalıktan başka bir şey veremezsiniz.
Sevgi işi, sizi ayrılıklardan uzak tutarak uğraştığınız kişinin sizin bir düşmanınız değil de
öğretmeniniz olduğunu anlamanızı sağlar.
Siz ve o şahıs çok zaman önce bir araya gelmeyi ve üstlendiğiniz konularda çalışmayı kararlaştırmıştını z. Unuttunuz mu?

Sevgi işi; size verilen bu ilişkinin sevgilinizi değil de
sizin kendinizi tedavi edebilmeniz amacıyla size sunulmuş kutsal bir armağan olduğunu bilmeyi gerektirir.

Sevgi işi, bu şahsın size karşı tutulan aynalık vazifesini üstlendiğini bilmeyi gerektirir.
Eğer aynadaki görüntüden memnunsanız çok güzel, görüntüden memnun değilseniz de güzel.
Ne duruyorsunuz düzeltin. Yani kendinizi düzeltin…
Sevgiyi cezbedebilirsiniz, ancak kendinizi bağışlayıp, özgür bırakmadan çalışmazsanız;
bu sevgi istediğiniz ve hakkettiğiniz sevgi olur mu?

Ama şunu da eklemek lazım.
Siz kendi üzerinizde çalışacağınız o ilişkiyi buldunuz diyelim.
Ama bu ilişki sizin kendi kimliğinizi kaybetmenize neden oluyorsa,
sizi fiziksel, duygusal, spiritüel olarak hasta edecek denli enerjinizi tüketiyorsa,
lütfen kendinizi sevin ve hiçbir özür aramaksızın o ilişkiyi terkedin…

Sevgi kutsal bir armağandır.
Eğer sevgiye gerekli değeri verirsek o da mutlaka bize aynı değeri sunacaktır.

Alıntıdır

İnanç

Kendi keskin inançlarının ve birçok kalıbın penceresinden bakınca, bir insanı nasıl anlayabilirsin ki?
Bende de olduğu gibi,.anlayamazsın, yanlış yere reddeder, yanlış yere itiraz edersin. O kişi farklı şeyler söylemişse, onu doğru anlaman imkansızdır. Çünkü senin güçlü beklentilerin, onun senin inancın ve kalıpların dahilinde birşeyler söylemesi veya yazmasıdır.

Her inançlı gibi senin de, “inancın tam olarak ne olduğunu, inancın sende ve yaşamında nasıl işlediğini görmen, onu gözlemen” gerekmez mi? Yani inancı “asıl ve olduğu haliyle tanıman” gerekmez mi?
Her inanan, inancın ne olduğunu tanımlamak değil, onun tam olarak ne olduğunu ve nasıl işlediğini “açıkça görmek” zorundadır.

Inanç, subjektif ve objektif öğelerin bulunduğu bir imajdır; yani bir zihinsel görüntüdür. Ayrıntıları, yaşanan ve hissedilen farklı şeyler olduğunda kişi tarafından değiştirilebilen görüntülerdir. Yani inanç değişkendir. Gerçek ise değişmeyendir. Bir şeyde, bir konuda saf gerçek TEKtir, DEĞIŞKEN değildir.

Korku.
* Bir sorunun varlığını kabul etmeden onu çözebilir misin?
Çözemezsin. Çünkü onun varlığını bile kabul etmiyorsun. Varlığı kabul edilmeyen bir sorunun çözümü hakkında konuşmak da abesle iştigaldir.
* Korktuğunu söyleyen bir kişi korkuyor mu?
Evet korkuyor, onu yaşıyor, kimine kendimiz tanık oluyoruz. Doğru ve güzel bir yaşam için, bizi etkileyen, bizde olan herşey gibi korkuyu da doğru tanımak zorundayız.
* Korku nerede?
Bilinçaltımızda.
* Neden bizi etkiliyor?
Çünkü bilinçaltımızda kayıtlı, yani onun yansıması olan kişiliğimizde kayıtlı ve o korku, bizi yönlendiren sayısız mekanizmadan sadece biri. Korkular ne kadar çoksa, bu türden mekanizmalar da o kadar çok demektir.
* Peki korkular, bilinçaltımıza yani kişiliğimize nasıl yerleşti?
Bu yaşam ve daha önceki yaşamlarımızda yaşadığımız, acı, üzüntü ve sıkıntıların sonucunda ürettiğimiz düşüncelerle.
* Korkudan tamamen kurtulmanın yolu var mı?
Var.
* Nedir?
Onunla tamamen yüzleşmek.
* Ondan tamamen kurtulmanın başka bir yolu yok mu?
Hiç yok.
* Bunu nereden biliyorum?
Korkunun ne olduğunu, nasıl oluştuğunu, nasıl işlediğini, kişiliğimizi ve yaşamımızı nasıl etkilediğini gördüm, yani onu tanıdım. Ve bu görme, bu tanıma kelimelerle, tanımlamalarla, inançlarla, kalıplarla olmadı. Tanık olmamla oldu.
* Korku ile yüzleşme nasıl olur?
“Tam farkında yaşayarak”. Yani “içte kendimiz dahil tüm varoluştan tamamen özgür kalarak”. Burada şuna çok dikkat edilmeli: Özgür kalmak, özgür kaldığımız şeyleri yok saymak, onu zihnimizde bir yerlere hapsetmek, onları itmek, onlara yabancı ve istenmez muamaelesi yapmak, bize görünüyor ve birşeyler hissettiriyorlarsa onları görmekten ve hissettirdiklerini hissetmekten kaçmak, KESINLIKLE DEĞILDIR. Kendin içinde olup bitenleri, kendi bedenini ve kendi dışındaki tüm varoluşu içte, tamamen kendi hallerine ve akışlarına bırakmaktır. Onları, tamamen doğal, mükemmel ve tamamen kendiliğinden olan akışa bırakmaktır. Içte tam bir salıveriştir. Doğal, mükemmel ve görünmez olan o doğal akışa, tam bir izin veriştir.
* Nefes ve beden egzersizleri tek başına korkuyu çözer mi?
Çözmez. Beden ve nefes egzersizleri, kişinin bedenini ve zihnini sakinleştirmeye, gevşetmeye, dinginleştirmeye yarar. Faydalıdırlar. Ancak bizi çözemezler. Korku ve olumsuzluk üreten kişiliğimizdeki diğer yerleşmiş mekanizmalar, “tam farkındalık” işletilmeden çözülemez. Nefes ve beden egzersizleri, onlardan tamamen kurtulmamızı sağlayan “tam yüzleşme”yi sağlayamaz. Onların öyle bir işlevi yoktur. O nedenle kendimizi çözmek anlamında sadece beden ve nefes egzersizlerine bel bağlanmamalıdır. Onlar, sadece birer faydalı araçtır.

Mustafa Çetin

Eski Gönderiler »