Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Geçmişi Geride Bırakmak

Lisedeki bir öğretmen laboratuvara bir şişe süt ile gelir. Masasının tam köşesine herkesin görebileceği yere koyar, öğrenciler süte bakıp dersle ne tür bir ilgisi olabi­leceğini merak eder. Birden bire öğretmen eliyle hızla ite­rek, süt dolu şişeyi lavobaya düşürüp şişeyi parçalar ve arkasından bağırır; ‘Dökülen sütün arkasından ağlama­yın!’.

Bütün öğrencileri, geriye kalanları görmeleri için lavobaya baktırır ve şunları söyler; ‘iyi bakın, çünkü bu dersi hayatınızın sonuna kadar hatırlamanızı istiyorum. O süt gitti. Lavabodan aşağı gittiğini görüyorsunuz. Dünya­daki hiçbir yaygara ve telaş bir damlasını bile geri getir­meyecek. Biraz dikkat edilseydi kurtarılabilirdi. Ama artık çok geç. Yapabileceğimiz tek şey unutup, bir sonraki de­neye geçmekti.

Üzülmek, yarının sıkıntısından bir şey eksilt­mez, sadece bugünün gücünü tüketir.

Ne kadar adil olmasa da, kızgın da olsan, pişman da olsan, utanıyor da olsan, olumsuzluklar seni alt etmek istese de, birlikte olduğun kişi seni terk edip gitse de, ha­yatına devam etmelisin. Bir şeyi kaybettiğin zaman elbet­te kendini kötü hissedeceksin, canın yanacak, işini kay­bettiğinde ya da birlikteliğin sona erdiğinde üzüleceksin, dünyan kararacak ve kendini umutsuz hissettiğin anlar olacak. Ama bir noktadan sonra hayatına devam etmeye karar vermelisin. Kendine acımayı bırakmalısın.

İyi şeylerin seni beklediğine inanmalısın. Olumsuz duyguların seni olduğun yerde tutmasına izin verme. Ha­yat bir kapıyı, başka ve daha büyük bir kapıyı açmadan kapatmaz. Sürekli olarak, ‘neler yapabilirdim, hangi okula girebilirdim, şöyle olsaydı, ilişkim devam ediyor olsaydı, şu yatırımı yapabilseydim, bu kadar zaman kaybetmeseydim.’ diyerek vazgeçme. Dünün üzüntülerinin yarının umutlarını yok etmesine izin verme.

Dün gitti, yarın gelmeyebilir. Geçmişin gitmesine izin verirsen, bugünü beklentiyle yaşarsan, karşına çok farklı yollar çıkacak. Ama bunları karşılaman için devam etmen gerekiyor. Bugünü yaşaman gerekiyor. Birkaç ha­yal kırıklığının geleceğini mahvetmesine izin verme.

Feci baş ağrılarına ve acılara sebebiyet veren yan­lış seçimler yapmış olabilirsiniz. Belki her şeyi berbat etti­ğinizi, hayatınızı onarılmaz bir şekilde harap ettiğinizi dü­şünüyorsunuz. İflas eden bir işten veya başarısız bir iliş­kiden dolayı kalbiniz kırılmış olabilir.

Yıllar boyu o acıyı beraberinizde taşımayın. Red­dedilmenin içinizi kemirmesine, geleceğinizi zehirlemesi­ne izin vermeyin. Tam bulunduğunuz yerden başlayın. Değiştiremeyeceklerinize değil, değiştirebileceklerinize odaklanın.

Biten bir şey için fazla bir şey yapamazsınız, ancak geride kalanlar için yapabileceğiniz çok şey vardır.

Hepimiz hata yapmaya devam edeceğiz. Hepimiz insanız, hiçbirimiz mükemmel değiliz. Kendimizi affetmeyi öğrenmeliyiz. Her şeyi düzeltemeyiz. Telafi edilemeyecek bir şeyi telafi etmeye çalışmayın. Silkinip kendinize gelin ve yolunuza devam edin.

Geçmişte tutsak olarak yaşamayın. Hataları, piş­manlıkları, hayal kırıklıkları ve yanlış seçimleri sırtınızda taşımayın. Evet, biliyorum, öyle olacağını bilseydin o yatı­rımı yapmazdın. Biraz daha araştırmış olsaydın, öyle bir işe girişmezdin ya da o fırsatı kaçırmazdın. Belki de bir yıl önce dolandırıldın ve paranı alamadın. Geçmiş ders al­mak için vardır, bugünümüzü zehir etmesi, karamsarlığa itmesi için değil.

Yerinde duran hayat değil, bizleriz.

Bırak geçmiş geçmişte kalsın. Geçmişe sıkı sıkıya sarılırsan, zenginliğin hayatına girmesine izin vermeye­ceksin.

Belki de ilişkinize her şeyinizi verdiniz, fedakârlık yaptınız, zamanınızı verdiniz, paranızı verdiniz, kendinizi adadınız, ama yürümedi ve onca zamanı boş yere har­cadığınızı hissediyorsunuz. Bunun daha fazla hayatınızı alt üst etmesine izin vermeyin. Yaşamınıza devam edin. Hayatın sizin için başka bir planı var. O yeni başlangıca doğru gitmelisiniz. Hayatın nokta koyduğu yere soru işa­reti koymayın.

Birçoğumuz yanımızda kocaman bir bavul taşıyo­ruz. Çok ağırdır o bavul. O bavul geçmişin kötü deneyim­lerini sakladığımız bavuldur. İlerlemek için çok çaba sarf etsek bile çok az mesafe kat edebiliyoruz. Birkaç adım attıktan sonra da durup bavulu açıp içinde nelerin oldu­ğunu tekrar gözden geçiriyoruz. O acıları, o hayal kırıklık­ları tekrar yaşıyoruzdur. Bazılarımız bu şekilde günlerimi­zi, bazılarımız haftalarımızı, bazılarımızsa yıllarımızı kaybettik. Sonra bavulu tekrar kapatıp ilerlemeye çalışıyor ve çok geçmeden tekrar durup bavulu açıp zaman kaybedi­yoruz.

Bazen işlerin neden yürümemiş olduğunu anlaya­mıyoruz. Anlamasak da güvenmemiz gerekir. Hayat ge­reğini yapacak, girmeniz gereken yol karşınıza çıkacak. Devam ederseniz, bu yolu bulabilirsiniz. Belki de planını­za fazlasıyla zaman, enerji ve para harcadınız ve kapının size kapandığını görüyorsunuz. Bunu geride bırakıp, sizin için daha iyi bir planın olduğuna güvenerek devam etme­lisiniz. O anı, o günü en iyi şekilde değerlendirmelisiniz.

Her yeni gün yeni bir başlangıçtır. Her sabah yap­mamız gereken o bavulu geride bırakmak, dünün hayal kırıklıklarını geride bırakmak. Bunu yapabilmenin en etkili yolu onlardan dersler çıkartıp gelecek için kendinize yeni hedefler belirlemektir. O bavulu belki bir anda elinizden bırakamayabilirsiniz. O zaman en azından içindeki ağır­lıkların bazılarıyla vedalaşabilirsiniz.

Siz hangi ağırlıklarla vedalaşacaksınız?

Alıntı

Beklentiler ve Beklentisiz Kalmak

Beklentiler ve Beklentisiz Kalmak Ne Demek?

Yaşamla ilişkili beklentilerimiz var. Kimi beklentileri yarına kimi beklentileri ise insanlara yüklüyoruz. Yarından iyi olmasını, bolluk, bereket, sevgi,sağlık içinde olmasını istiyoruz. İnsanlardan da bizi sevmelerini, tercih etmelerini, kabul etme lerini, taktir etmelerini, aralarına almalarını bekliyoruz. Ya da başka bir deyişle verdiklerimizin karşılığını almayı bekliyoruz. Alamadığımız zamanlarda Beklentile rimizi karşılayamamış oluyoruz. Veriyoruz ama alamıyoruz, neden?

Verdiğimizde bir sorun olmadığını düşünüyor, kalpten veriyorsak sorun nerede olabi lir? Yoksa kalpten verdiğimizi söylerken mi yanılıyoruz?

İlk vermeğe başladığımızda beklentilerimiz kendiliğinden oluşuyor. Verirken altına koyduğumuz her ne ise onun geri dönmesini bekliyoruz. Beklentilerin gizemli bir yanı var. Beklenti içinde olduğumuzu verirken anlamıyoruz. Gerçekten istediğimiz için verdiğimizi, altına başka bir duyguyu gizlemeden karşıya ilettiğimizi düşünüyoruz verirken. Ama geri gelmediğinde fark ediyoruz ki beklermişiz. Yüreğimizde sıkıntı  o zaman başlıyor ve karşı tarafı suçlamaya başlıyoruz. Suçladığımız özneler hep başkaları yaşam, sevgililer, dostlar, hayat şartları,ülke ekonomisi ve liste uzayıp

gidiyor.

Bir tek kişiye bakmayı unutuyoruz genelde… Kendimiz… Verdiğimin altına hangi duyguyu koydum ki bana ektiğim tohum meyve olarak bu üzüntüyü verdi?

Ben hangi yönümü karşı taraf üzerinden tatmin etmeğe, doldurmağa çalıştım?

Beklenti, kendi içimde olmayan duygunun diğeri tarafından doldurulmasını istemektir.

Beklenti oluşturduğum durumlarda kendimde varolmayanı, tamamlamadıklarımı Başkala rının vermesini ve tamamlamasını istiyorum. Dostlarımı seviyorum.Onlar tarafından sevilmeyi de istiyorum. Fakat hiç beklemediğim bir anda en sevdiğim dostum bana en yapılmayacak olanı yapıyor. Halbuki o kadar da sevmiş ve verici davranmıştım. Karşılığında beklediğim de bu değildi. Bu davranışı hak etmediğimi düşünüyorum. Fakat kaçırdığım bir nokta var ki dostuma sevgimi verirken altına korkularımı, endişelerimi “fakında olmadan” yerleştirdim. Verirken daha fazla sevsin, sevdiğimin karşılığını alayım diye verdim. Ya da patronuma gülümsememi verirken beni fark etsin ve taktir etsin diye verdim. Ve bunu gülümseme gibi iyi bir davranış üzerinden yaptım.

Gerçekten iyi bir şey vermiş olsaydım karşılığında “beklemediğim” bir durumla karşılaşır mıydım?  Demek ki iyi olduğunu sandığımın içine,altına,üstüne bir yerine başka bir duygu yerleştiriyorum. Bu duygunun içimde eksik olmasından dolayı bunu karşı tarafın doldurmasını bekliyorum.  Ben gerçekten kendimi taktir etseydim acaba patronuma altında başka bir şey olan bir gülümseme yerine gerçekten içten bir gülümseme vermez miydim? Ya da dostlarıma  da aynı şekilde…

Özellikle emek verilerek yapıldığı sanılan ilişkiler içinde karşılaşılan beklentiler doyurulmadığı zaman küskünlüklere, kızgınlıklara ve ayrılıklara sebep olmaktadır. Aslında emeği harcayanın fark etmediği, harcadığını iddia ettiği emeğinin altına başka duyguları, korkuları da koymuş olduğudur. Yalnız kalmaktan korkan biri yalnız kalmamak için insanlara emek harcayacak sürekli insanları etrafında tutmaya çalışa caktır. Burada en çok sorulan soru “kimseye sevgimizi ifade etmeyeceğiz, hediyeler almayacağız, onlar için Bir şey yapmayacak mıyız “sorusudur. İnsanlara verileni bir süre sonra ya da yeri ve zamanı geldiğinde geri alamamaktan şikayet ediyorsanız zaten verirken sevgi ile değil beklenti ile vermişsinizdir.

Beklentisiz yaşamaktan kasıt kimse ile iletişimde olmamak ya da başımızı öne

eğerek “beklemiyormuş” gibi yapmak değil. Beklentimizi oluşturan verdiklerimizin, altına başka duygu ve korkular koyup koymadığımızı fark ederek onlarsız vermektir. O taktirde zaten beklenti gelişmeyecektir. Beklentilerimiz, korkularımızın bize hazırladığı farkındalık istasyonları. O durakta durup da yaptığımızı fark edersek o zaman beklentiden de kurtulmuş, vermek istediğimizi altına sevgiden başka bir şey koymadan vermiş   oluyoruz.

Gelecekten Beklenti

Beklentilerim neler? İnsanlardan verdiklerimizin karşılığı olarak beklentilerimiz olduğu kadar önemli beklenti kaynaklarımızdan bir tanesi de gelecek… Gelecekten beklentiler bizi “şu anımızdan” alıkoyarak geleceğe bağlıyor ama şu anı kaçırınca geleceği bütünüyle kaçırmış oluyoruz. Şu anda yaşadığım korkular bedenlenerek geleceğimdeki olayları yaratıyor. Amaç ne?… Gene… Fark etmek. Merkezimizi şu andan çıkarıp geleceğe koyduğumuz zaman önüne bakmadan yürüyen adam gibi önümüzdeki taştan dolayı düşüyoruz.

Daha taş uzaktayken geldiğini görsek de önümüze bakmadığımız için önümüze geldiğinde bizi  düşürüyor gene de. Dolayısıyla gelecekten beklenti şu anımızı ve yaşantımızı kilitliyor.Yarattığımın farkında olmadığım korkularım, benim gelecek zaman birimin deki “anımın ” içinde yaratılmış olarak yer alıyor ve beni düşürüyor. Gelecekten beklentiyi nasıl kaldırabilirim? Sağlıklı bir şey mi? Gelecekten beklentilerimi

Kaldırabilmek için kontrol mekanizması üzerinde durmam gerekiyor. Kontrol etmeğe

Alışık insan geleceği kontrol etmeğe harcadığı enerji karşısında yorgun ve bezgin

düşüyor.

Beklentim olduğu için geleceği kontrol etmeğe çalışıyorum. Kontrol etmeğe Çalıştık larım da hayatıma heyecan, endişe, korku olarak giriyor. Hayatı ve nasıl akması gerektiğini kontrol ettiğim sürece beklentilerimi de kontrol ediyorum.

Peki o zaman ne yapmalı? Her şeyi oluruna bırakmalı ve kayık nereye giderse Hayrıma olduğuna mı inanmalı? Bunun da cevabı çok yanlış yerlere gitti bugüne kadar. Teslim olmak, kabul etmek hep böyle anlaşıldı. Teslim olmak önünüze “öğren” diye olayları sıralayan sistemi “görmezden gelmek,katlanmak” demek değildir. Akıntının yönünde bir problem var ve sizi iyi olmayan, dolayısıyla fark etmeniz gereken bir yere  doğru

Sürüklüyorsa orada eylemsiz kalmak teslimiyet değildir. Teslimiyet, huzurun içinde var olan bir duygu. Teslimiyet, huzur kişinin merkezinden taşındığında isyan,küskün lük,kaçış duygularını yaratan sebepleri anlamağa çalışma, farkına varmak adına yaşa nan bu duyguları sürdürerek akıntıya karşı kürek çekmemek için eylemsiz kalmaktır. Bu durumda hayatın akışını bozan sebeplere bakmakta fayda vardır.

O zaman hayatın akışının kontrol edilmesine gerek kalmayacaktır.

Neyi ve neden istediğini net bir şekilde bilen zaten zihninde olanı yaratacaktır. Zihninde ne olduğunu bilmediği, fark etmediği zaman,fark etmediği biliş kendini bedenleyerek olay ya da daha genel deyişiyle deneyim olarak karşısına çıkacaktır. Genelde kontrol da bu aşamada başlar. Sistem zihindeki bilgiyi yaratarak fark etmeni sağlayacak olayları arka arkaya sıralar. Kontrol edilmesi gereken olmuş olaylar değil, onları oldurtan zihnin bilişlerini fark etmektir.  O zaman son olarak şöyle bir çıkarıma daha gidebiliriz. Zihnimizde ne olduğunu bilmediğimiz ve olanların da

olmasını istemediğimiz için, diğerinin, “iyi olanın olması için” beklentilerimiz var. Beklentilerimizin içinde de umutsuzluk, kırgınlık, korkular ve endişeler var. Bir yanımız kendini biliyor. Bunları kapatmak için de insanlara verici olmaya çalı şıyor. Veriyor ki içimizde “ne olmadığını ” kapatıp sorun yokmuş gibi yapabilelim. Hatta onların da dikkatini başka tarafa çekerek içimizde olmayanı görmemelerini sağlayabilelim. Zihnimizin içinde unutulmak, sevilmemek kabul görmemek gibi korkular olduğu sürece yaratacaklarımızın da içinde olmayacak mı?

Korkularımız beklentilerimizi yarattığı gibi beklentilerimiz de korkularımızı besliyor. Kapatmaya çalışarak sadece vakit kaybediyoruz ve yanan ateşi odunla besliyoruz.

Beklentilerinizi rafa kaldırın demiyorum.Beklentinizin oluşmasına sebep olan korkunuzla yüzleşin ve onları rafa kaldırın. İçinizdeki bekleyen,beklenti Yaratan korkuların kodunu değiştirin. O zaman siz ve hayatınız değişmiş olacak. Düşünün ki birine bir şey verirken sadece sevgi ile ya da gerçekten vermek istediğiniz için veriyorsunuz. O zaman zaten onun geri dönmemesinin imkanı yok.  Dönmesi için beklen ti yaratmanıza sebep kalmıyor. O zaman doğanın yasası işliyor. Ne ekersen onu biçersin…

Hakan Şenkaya

1 saatlik dost

Bir Saatlik Dost (Yaşanmış bir hikaye)
Hızlı bir çalışma temposunun ardından saatin beş olduğunu Kat nöbetini devretmeye gelen hemşire arkadaşlar sayesinde fark etmiştik. Yoğun bir
servisti çalıştığım servis, çocuk servisleri hastanelerin en yoğun ve gürültülü olan servisleridir. Artık günün yoğunluğu geçmiş servis sessiz bir hal almıştı aksam tedavilerini henüz bitirmiş ofiste çay içmeye gitme telaşındaydım Çünkü o günün ilk çayını içme fırsatı yakaladım diye kendi kendime düşünüyordum. Kep dağılmış saç baş karışmış yorgun bitkin bir haldeydim tedavi odasından çıktığımda. Aynada kendimi tanıyamadım. Ofise geldiğimde hemşire odasının telefonu çalıyordu. Oturduğum yerden büyük bir
güçlükle ayağa kalktım ve telefona gittim karşıdaki ses acilde trafik yaralılarının olduğunu içlerinde Çocuklarında bulunduğunu, damar bulamadıklarından dolayı acile yardıma gelmemi söylüyordu. Tüm yorgunluğumu unutmuş hızla acil servisine yönelmiştim ki diğer telefonda nöbetçi hekimin nöbetçi beyin cerrahı hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartışmasını duydum. Nöbetçi hekimin sesi ortalığı çınlatıyordu:

- Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız!

- …

- Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz Çok önemli bir davetti madem.

-…

- Siz Hipokrat yemini etmediniz mi?

Konuşma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek koşarak acil servisine gittim Her yer kan revan içinde ağlayan koşuşturan yakınını bulmaya çalışan bir yığın insan vardı bu kalabalıkta sağlıklı bir iş nasıl yapılırdı bilmiyordum ama her kez elinden geleni birilerine bakma gayretini gösteriyordu. Acil serviste yatak kalmamış sedyelere insanlar yatırılıp ilk
müdahale yapılıncaya kadar bekletiliyor yetersiz kalan personel yerine hastaları yukarı sevk edilen servise aileleri çıkartıyordu. Onca kazazede
içinde başında kimsesi olmayan ama durumu da oldukça ağır 15-17 yaş arası bir genç vardı gerekli müdahalesi yapılmış fakat sevk edildiği beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmediği için orada bekletiliyordu. Kendime ait serum ve tedavileri uyguladıktan sonra o çocuğun başına giderek ilgilenmeye çalıştım şuuru yerindeydi konuştuklarımı anlıyor fakat cevap veremiyordu son
anlarını yaşadığını görüyor ve yalnız olduğu için korkunç derecede üzülüyordum onu orada yalnız bırakamıyordum. Zaten ben onunla ilgilenirken
acil servis boşalmış, tüm hastalar gerekli servislere dağıtılmıştı. Ellerimi sımsıkı tutuyordu, bırakma dercesine gözlerinden yaşlar süzüldükçe kendimi
ben de tutamaz hale gelmiştim, eğildim yanaklarından öptüm. ‘Bırakmayacağım
seni sakin ol, Üzülme sakin’ diyordum hiç tanımadığım, daha önce hiç görmediğim bu insana anlatılmaz bir yakınlık hissediyor, sanki onun acısının aynısını çekiyordum. Çok acı çekiyordu hem yalnızlığından hem de geçirmiş olduğu beyin travmasından. Ne kadar süre daha onunla! kaldığımı
hatırlamıyorum. Avucumu bırakmasıyla kendime geldim. O artık aramızda değildi, bu dünyayı terk etmişti ve ben gelmeyen doktoru suçluyor içimden
Lanetler yağdırıyordum. Derken beyin cerrahı hekim gelmişti. Hastanın daha doğrusu ex (Ölmüş) gencin üzerindeki çarşafı almamı söyledi. Çarşafı
kaldırdığımda doktorun hiç bir şey söyleme fırsatı olmadan yere düştüğünü gördüm. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Yemekli bir davetten gelmişti.
Acaba çok mu sarhoştu ya da kalp krizimi geçiriyordu diye düşünürken diğer hekim arkadaşları olaya müdahale etmişlerdi bile. Ölen o gencecik insanin babasıydı bu doktor ve kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı ne
yazık ki. Kötü günde oğlunun acısıyla felç geçirmiş ve görevine yeniden dönememişti.

Seni yeniden andım KEREM ruhun şad olsun hayattaki bir saatlik dost bana yıllardır yaşattığın tecrübeyle dost kalan dost. 1986

MUTLAKA 2-3 Ayda bir bu yazıyı okurum ben. Size de tavsiye ediyorum.

Dostluk her gün 2-3 kere telefonla konuşmak değildir…

Dostluk yapılması gereğine inanılan telefon görüşmeleri sırasında diğer insanların dedikodusunu yaparak karşılıklı bir şeyler paylaşıldığını zannetmek değildir…

Dostluk; dost bildiğin kişinin en ince detaylarını bilme ihtiyacı ve gereği değildir… Dostluk; dost bildiğin kişinin senin en karışık detaylarını bilmesi gerektiği de değildir…

Dostluk her hafta 3-5 kere görüşmek değildir…

1 ay, 1 sene, 5sene seni aramayan, senin de aramadığın bir insani birdenbire arayıp, dertleşmek, hatır sormak istersen ve o insan da seni geri çevirmez ve sanki daha az önce konuşmuşsun gibi kaldığınız yerden konuşmaya devam ederse, ve daha da Önemlisi bu 1 ay, 1 sene, 5 sene ayrılığa rağmen bu insanin başı gerçekten sıkıştığında yardımına koşacak ilk insanlardan biriysen, ve ayni şekilde onun da Öyle olduğunu biliyorsan EMINOL Kİ O kişi
senin DOSTUNDUR… Sen de O’nun…

‘ Her tür ilişki avuç içinde duran kum taneleri gibidir. Avucumuzu sıkmadan, gevşekçe tutarsak, kum taneleri kaymaz, durur. Avucumuzu kapatıp, sıkmayabaşladığımız an kum taneleri parmaklarımızın arasından akmaya baslar. Bir
kısmını tutmayı başarsanız da, Çoğu akıp gider. İlişkiler de böyledir.
Esneklik varsa, diğer insana saygı duyuluyor ve özgürlük tanınıyorsa ilişkiler bozulmaz. Ama diğer insanı Çok bunaltırsanız ilişki de yavaş yavaş
bozulur ve biter. Hayatta pek çok insanla karsılaşırsın Ama sadece gerçek dostlar senin kalbinde bir iz bırakır.’

GERÇEK DOSTLARINIZI BULUP HİÇ KAYBETMEMENIZ DİLEĞİYLE!!!

alıntı

Yeni yıl kutlaması

Eveeeeeeet,

İyisiyle kötüsüyle bir yılı daha arkamızda bıraktık diyelim alışılmış laflarla.

Ben şahsen kendi hayatıma baktığımda 2009 da sıkıntılarda yaşadım güzelliklerde. Ve eminimki herkeste aynı durumdadır. Ama nedense bizler hep sıkıntıları hatırlıyoruz.

Umarım 2010 hepimiz için hatırlayacağımız daha az sıkıntı ve daha çok güzelliklerle dolu bir yıl olsun.

Blogumu takip eden herkese sağlık, huzur, mutluluk, sevgi ve bol kahkaha dolu bir yıl diliyorum.

Sevgilerimle

Nilgün

Mevlana’dan

* * *Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım. Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum. Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi… Ağladım.

* * * Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

* * * Zamanı öğrendim. Yarıştım onunla… Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

* * * İnsanı öğrendim. Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu… Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

* * * Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi… Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

* * * İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu… Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

* * * Evreni öğrendim. Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

* * * Ekmeği öğrendim. Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini… Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, Bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

* * * Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra… Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

* * * Gitmeyi öğrendim. Sonra dayanamayıp dönmeyi… Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

* * * Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta… Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım. Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karsı olması gerektiğine aydım.

* * * Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

* * * Namusun önemini öğrendim evde… Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

* * * Gerçeği öğrendim bir gün… Ve gerçeğin acı olduğunu… Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.

* * * Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

**** **** Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim. Olur ya … Kalp durur … Akıl unutur … Ben dostlarımı ruhumla severim. O ne durur, ne de unutur …

MEVLANA

ÇAM
SÜSLEME
GELENEĞİ

Hıristiyanları n İsa’nın
doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski
Türklerin yeniden
doğuş bayramıdır.

Türklerin, tek
Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre,
yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı
bulunuyor.

Buna hayat
ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim
bütün halı, kilim ve işlemelerimizde
görebiliriz.

Türklerde
güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin
kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22
Aralık’ta gece gündüzle savaşıyor.

Uzun bir
savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor.

İşte bu
güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük
şenliklerle akçam ağacı altında
kutluyorlar.

Güneşin
yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak
algılanıyor.

Bayramın adı
NARDUGAN

(nar=güneş,
tugan, dugan=doğan) Doğan güneş.

Güneşi geri
verdi diye Tanrı Ülgen’e dualar ediyorlar.

Duaları
Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar,
dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler
diliyorlar Tanrıdan.

Bu bayram için,
evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın

etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar.

Yaşlılar,
büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya
gelerek birlikte yiyip içiyorlar.

Yedikleri; yaş
ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve
dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır,
uğur gelirmiş.

Akçam ağacı
yalnız Orta Asya’da yetişiyormuş.
Filistin’de bu ağacı bilmezlermiş.

yüzden bu
olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu
da Hunların Avrupa’ya gelişlerinden sonra onlardan
görerek aldıkları
söyleniyor.

İsa’nın
doğumu ile hiç ilgisi yok.

“Doğum,
güneşin yeniden
doğuşu”

Sümerolog
Muazzez İlmiye ÇIĞ

Bayram

Sitemi takip eden herkesin Kurban Bayramını kutlar, mutluluklar dilerim.

Sevgilerimle

Nilgün

Bayram

Herkesin bayramını en içten dileklerimle kutluyorum.

Bu aralar sitemle çok fazla ilgilenemiyorum. Ama 1 ay sonra inşallah bütün işlerim bitmiş olacak ve kışı yeni paylaşımlarla geçireceğiz.

Sevgilerimle

Nilgün

Fincan ve yaşlı kadın

Yaşadıklarımızdır bizi “biz” yapan… Bizi üzen herşey ama herşey…. veya sevindiren mutlu eden herşey… O’nun izni olmadan olmuyor… O yüzden de yapmamız gereken tek şey var: Lûtfun da hoş, kahrın da hoş… diyebilmek…

Yaşlı kadın, bir antika dükkânından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

“Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.

Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!

Kekeleyerek: “Nasıl? Anlayamadım?” diyebildi yaşlı kadın.

“Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:

“Yeter! Lütfen dur artık!” diye bağırmak zorunda kaldım.

Ama usta sadece gülümsedi ve “Daha değil!” diye cevapladı beni.

“Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:

“Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!”

Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:

“Henüz değil!”

“Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek”

Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:

“Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!”

“Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve “Daha değil!” diyordu.

“Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

“Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.

“Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!” dedim. Onun cevabı ise aynıydı: “Henüz değil!”

“Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. “Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!” diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. “Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!” diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine “Daha değil!” diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

“Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

“Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?”

Ona “Evet” dedim.

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve “Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.”

“Evet bu sensin!” dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.

Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.

Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.

Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.

Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.

Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.

Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.”

Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:

“Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!

Bana zarar vereceğini düşündüm.

Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.

Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.

Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…

Teşekkür ederim.”

Pencere

Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar. Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da çamaşırları asıyormuş. Kadın kocasına ‘ Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor.’ demiş. Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş.

Kadın, komsusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah ayni yorumu yapmaya devam etmiş.

Bir ay kadar sonra, bir sabah, komsusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok sasırmış ‘Bak’ demiş kocasına ‘ Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba ?’

‘Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim’ diye cevap vermiş kocası.

Hayatta da böyle değil midir ?

Başkalarını izlerken gördüklerimiz, baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır. Birini eleştirmeden ve hemen yargılamaya davranmadan önce zihin durumumuza bakmak ve ‘iyi’ olanı görmeye hazır olup olmadığımızı fark etmek güzel bir fikir olabilir .

Yaşam

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, “Fast live”, “Fast food”, “Fast music”, “Fast love”…
Dikte ettirilen “yükselen değerler”, “in” ler, “out” lar…
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçiniz i ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?

Müşfik KENTER

Daha düne kadar. . . .

Daha Düne Kadar, Kuruyemiş ve tombala, Yılbaşı gecelerinin vazgeçilmez ikilisiydi. Bayram sabahlari el öperdik, Ya bir şeker olurdu armağanımız, ya da mendil içinde harçlık. Kuru incir içine ceviz koyar küçük ellerimizle, Yafa portakalları soyardık Yerli Malı Haftalarında.

Berberlerde ‘AKBABA’ okunur, Kayışlarda çelik usturalar bilenirdi. ‘ARAP MABEL’ çiğner, topaç çevirir, misket oynardık, Yukarı mahallede. Mahalle mi kaldı? Basketbola başlamadan önce dalya, istop ve yakantopla oldu, topla ilk tanışmamız. Beton mantarlar yokken sokaklarda, Mahalle aralarında, japon kalesi maç yapılırdı.

Çözemezdik sihirini, masmavi çivitle bembeyaz çamaşır yıkamanın. Radyo dinlerdik, ufkumuz genişlerdi. BAK BAK Yüksek Kaldırım’daydı bilirdik. ”HAYAT MECMUASI” nda Hikmet Feridun Es ile birlikte, Dünyayı dolaşırdık, pasaportsuz, vizesiz. Türkiye’de 67 il vardı düne kadar. Zonguldak’ta noktayı koyardık.

İş Bankası kumbaraları ilk tasarruftu, ilk mülkiyet. Konkensiz kadın günleri yaşanırdı. Elişleri, dantelalar örülürken, İnce belli bardaklarda çaylar içilir, Sohbet önce yakın çevreden başlar, Sonra ülke sorunlarına geçilirdi. İsimlerden sonra gelen ”BEY” ve ”HANIM” takıları rahatsız etmezdi kulaklarımızı.

Yemek, beyaz örtülerin üzerinde, porselen tabaklarda yenilirdi. Komşu sadece dilde değil, yürekte de vardı. Evin küçük kızı komşuya gönderilir. ”Bir maniniz yoksa annemler bu akşam size gelecek” denirdi. CINE5 yoktu, Lacivert yaz akşamlarında, açık hava sinemalarında seyredilirdi filmler. Ay çekirdeği alınır, minder kiralanırdı. Beş dakika ara beklenirdi, frigo buz yemek için sabırsızlıkla.

Mobil telefonlar sadece JAMES BOND filmlerinde vardı. Jeton alıp, sıra beklerdik telefon etmek için. İnsanlar daha mı az yorgundu ne ? Otobüslerde büyüklere ve hamilelere yer verilirdi. Tekel Birası ve Bafra Maden delikanlılığa ilk merhabaydı. Likörmüydü ikram edilen, zarif kristal kadehlerde? Akide şekercilerimiz, macuncularımız, Hacı Bekir ve Mahdumları şimdi nerede?

Yenice sigarasının ara kağıdına yapılırdı aylık bütçeler. Kimliğini bir türlü çıkaramadığımız ve tabii bin türlü canlandırdığımız ”YUKI” ile şenlenirdi evler. Radyo Tiyatrosu, Onaltı Soru Bilgi Yarışması, Brezilya dizileri gibi vazgeçilmezdi herkes için. Rating kelimesi yoktu kelime hazinelerimizde. Ali Kırca TRT -Washington muhabiri idi. Kupon, sertifika tasası olmadan, gazete alınırdı. Gazeteler okunmak içindi.

Kahve yüz gram alınırdı her dem taze. Kuruş bir değerdi, Bir Lira vardı. Her kış öncesi evlerde reçeller yapılır, turşular basılırdı. Gillete Contours yoktu. JOB kullanırdı, NACET kullanmayanlarımız. Siyah okul önlükleri , beyaz kolalı yakalar, geceden ütülenirdi.

Sevgileri, sevdaları, ilden ile, gönülden gönüle taşırdı, kartlarımız, mektuplarımız. Sokak aralarında patates soğan çığlıkları yerine Yoğurtçu çıngırakları duyulurdu. Ezanı hoparlörden dinlemez. Dokuz kez düşünmeden söz söylemezdik. Çocuklar oyun bile oynarlardı. Toprağı saksıda değil, arsada ve bahçede tanırlardı.

Gemlik girişinde denizi görür şaşırırdık, Bir garrhan Veli’ye Bir garip tabelayı çok gördük, Kaldırdık. Çevre örgütleri boy göstermemişti henüz. Çünkü çevre vardı. 10 kasımlarda gazeteler, siyah manset çıkar, fabrikalar sirenlerini çalardı. Anayurt dörtbir yandan çelik ağlarla örülürdü.

Ankara’yi ziyaret eden dostlar ANITKABİR’e götürülürdü. Bildiğimiz en gizli şey; gizli pençe, Konuştuğumuz dil Türkçe idi. Fener alayları yapılırdı cadde cadde, sokak sokak Tatil programları yerine bayramlarda. Kucak kucak çiçek toplanırdı kırlardan anneler gününde. Göğsümüz Cumhuriyetin tunç siperiydi. Turan Güneş’lerimiz, çocukları arkadaşımız olan İhtilal Albaylarımız vardı. Milletvekilleri milletin vekili idi o zamanlar. Yeni bir dünya kurulacak, ve Türkiye o dünyada yerini alacakti. İnanmıştık. İnanırdık.

Ne güzel yerdi Susurluk, ayranı meşhur olduğu zamanlarda. Geleceği geçmişten kopmadan kuracağımızı sanırdık. Düne kadar. Yaşadığımız binlerce gerçek, Ve kurduğumuz binlerce düş vardı. Savrulduk hepimiz bir yerlere, Sadece elimizde bir avuç değerle(!)

Alıntı

İki arkadaş

Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır.
Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı
yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar

‘BUGÜN EN IYI ARKADASIM BANA BIR TOKAT ATTI.’
Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler.Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:

‘BUGÜN EN IYI ARKADASIM BENIM HAYATIMI KURTARDI.’

Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazın ama şimdi kayaya kazıyorsun.NEDEN?
Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir:’Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize İYİ bir şey
yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.’
‘INCINMELERINIZI KUMA, GÖRDÜGÜNÜZ IYLIKLERI KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENIN.’
Denilir ki özel birini bulmak bir dakikanızı alır,onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur,onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir. Bu sözleri hiç unutamayacağınız kişilere gönderiniz ve bu sözleri size gönderen kişiye de göndermeyi unutmayınız. Bu onları asla unutmayacağınızı bilmelerini sağlayan bir mesajdır.

Eğer kimseye göndermediyseniz bu demektir ki telaş içindesiniz ve dostlarınızı zaten unutmuşsunuz.

Kaderini Sev

Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye. “Ol” der Tanrı. Güneş oluverir. Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz. Bulut olmak ister. “Ol” der Tanrı. Bulut olur. Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur. Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da “Ol” der Tanrı. Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur. Herşey karşısında eğilir. Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar. Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez! Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir. Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı… Sırtında bir acı ile uyanır…. Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..

“Amor Fati – Nietzsche ” (Kaderini sev-belki seninki en iyisidir)

İzler ve insanlar

“Olgun insan güzel söz söylemesini bilen değil, söylediğini yapan ve yapabildiğini söyleyen insandır.”

“İnsan, yaşamının dörtte üçünü yapamayacağı şeyleri istemekle geçirir.” (Goethe)

“Siz kendinize inanın, başkaları da size inanacaktır.”
(Montaigne)

“Kendine bir anlam arayan tek varlık insandır.”
(T. H. White)

“İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa, payı gerçek kişiliğini, paydası da kendini ne zannettiğini gösterir. Payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür.” (Tolstoy)

“Bol bol gülümse, hem maliyeti sıfırdır, hem de bedeline paha biçilmez.”

“Bir insanın karakterini test etmek isterseniz ona yetki verin.” (Abraham Lincoln)

“Birisi güzel bir söz söylüyorsa, bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.” (Mevlana)

“Elmas yontulmadan, insan da yanılmadan mükemmelleşemez.” (J. Jenkins)

“İlişki gelişmeyince, ilişki içerisindeki insanlar da gelişmez.” (Doğan Cüceloğlu)

“Eleştiri belki güzel bir şey değildir ama gereklidir.
Ağrı ile aynı işi görür, zira ağrı da vücutta bir arıza olduğunu haber verir.”

“Sözcüklerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamayız.”

“Gözler kendilerine, kulaklar başkalarına inanırlar.”

“İnsanlar başaklara benzerler, içleri doldukça eğilirler.”

“Elbiselerini kendilerinin en önemli kısmı yapanlar, elbiselerinden daha değerli olamazlar.”

“Kendini sevdirmenin tek yolu, başkalarının sana nasıl davranmalarını istiyorsan, senin de onlara öyle davranmandır.”

“Büyük beyinler fikirleri, orta beyinler olayları, küçük beyinler ise kişileri konuşur.” (Hyman Rickover)

Eski Gönderiler »