Ne kadar guclu oldugunuzu biliyor musunuz? Temmuz 1, 2008
Posted by moldavit in Kişisel gelişim.add a comment
internetten derleyen ve ceviren: Lale Kulahli
Kendimiz icin en iyi hayatı yaratma gucumuz oldugu hicbirimize ogretilmedi.
Cogumuz boyle bir gucu oldugunu bile bilmiyor. Halbuki bu guc her insanda
mevcut ve sadece bazilarimiz bu gucu farkedip bilerek kullaniyorlar.
Ornegin kendinden emin ve basarili insanlarda bunu goruyorsunuz.
Hatta cocuklarda goruyorsunuz. Ama cogunlukla insanlar iclerindeki
bu gucten, onunla yapabileceklerinden bihaber, hayatin surukledigi sekilde
yasiyorlar.
“Bir insanin gun icinde 60.000 kez dusundugunu soyluyorlar. Yani,
dakika basina 40 dusunce! Ve fakat bu dusuncelerin %90′i, dun dusundugunuz
ve daha onceki gun dusundugunuz 60.000 dusunce ile ayni. Dolayisi ile yeni
dusunceler icin cok az yer var. Hayatin bezdirici gorunmesine sasmamak
gerek.” Roger Ellerton
Degisik dusunmeye baslamadikca, hergun eski realitemizi yaratmak
ve onu yasamak kaderimiz olacak. Dusuncelerinizi degistirmenin,
hayallerinizi yasayip, realitenin bize yetismesini saglamanin zamani
degil mi?
Cogunlukla dusuncelerimiz yetersiz oldugumuz veya yeteri kadar
yetenekli olmadigimizla ilgili; basarisizligi onlemeye yonelik veya
yeteri kadar iyi yapamadigimiz icin kendimizi hirpalamak uzerine
kurulu. Aynen bir sandalye kadar basit birseyin yaratilmadan once
dusunulmesi gerektigi gibi, bizlerin dusunceleri de realitemizden
once geliyor; yani once dusunuyor, sonra yaratiyoruz.
Dusunce dedigimiz bir enerji formudur. Bu enerji sizi ileriye mi
tasiyor, oldugunuz yerde mi tutuyor? Inanmasi zor gelse de
dusuncelerinizle ilgili bir secime sahipsiniz. Gecmiste kac kez
pozitif dusuncelerinizi dikkate almayip negatif dusuncelerinize
odaklandiniz ve istemedikleriniz hakkinda konusup, dusunup
durdunuz? Su andan itibaren pozitif dusuncelere odaklansaniz
ve negatif dusuncelerinizi dikkate almasaniz, hayatiniz nasil
degisirdi?
Ruyalarinizi gerceklestirmek icin etrafinizda olan bitene dikkat
edin. Merakli olun. Kendinizle ilgili veya baskalariyla ilgili
dusunceleriniz, baskalarinin sizinle ilgili ne dusundugune dair
dusunceleriniz basaracaklarinizi etkiler. Farkli dusunmeye
baslayin. Insanlari, olaylari, yerleri, nesneleri yeni bir gozle
gorun ve deneyimleyin. Kendinizle ve yapabileceklerinizl e ilgili
degisik bir sekilde dusunmeye basladiginizda ne oldugunu farkedin.
Bizler aci cekmek icin veya zor bir hayat yasamak icin dogmadik.
Aslinda iyinin, basarinin, mutlulugun, sevginin bol miktarda oldugu
bir dunyadayiz; sadece bunlari “bulmaniz” gerekiyor. Sizin olan iyiyi
bulmaniz demek, dusunce sisteminizi, inanc sisteminizi degistirmeniz,
zihninizin kontrolunu ele almaniz ve icinizdeki gucu daha iyi bir hayat
yaratmak icin kullanmaniz demek. Zihninizde yarattiginiz dunya,
etrafinizdaki dunya ile aynidir. Icinizde tum yanitlar var ve sizin
icin her tur sorunu cozebilir. Sadece sormayi bilmeniz gerekiyor.
Bu sorulari kendinize sorun:
- dusunce sisteminizi degistirerek hayatinizi kontrol edebileceginize
inaniyor musunuz?
- dusunce sisteminiz nedir?
- bu dusunceler, inanclar nereden geliyor?
- bu dusunceler, inanclardan hangiler dogru, hangileri yanlis?
- bu dusunceleri, inanclari isterseniz degistirebilir misiniz?
- daha pozitif bir dusunce sistemi yaratmak isteseydiniz, bu sistem nasil olurdu?
Birseyler yapin! Veya birseyleri farkli yapin….
Alıntı
“Aaaahhhh” sesiyle şifa Haziran 27, 2008
Posted by moldavit in Kişisel gelişim.add a comment
Hani çok daraldiğınız anlar olur ya….(bu aralar hangimize olmuyor ki)
Ve hani o cok sıkıntılı anlarda, bir anda bir yerden cok guzel bir haber
gelir de, icinize bir rahatlama hissi gelir ve o mengeneden cikmanin
yarattigi muhtesem rahatlamayi hissedip bir “aaaahhhhhh” cekersiniz
ya…Bu “aaaaahhhhh” iste tam birakmanin sesidir…
Bu ses cok guclu bir sestir ve zor zamanlarda kullanilabilir….
Bu sesi asagida tarif edildigi sekilde kullanirken, tercihan yuksek sesle
“aaaaaahhhh” cekmeniz daha etkili olsa da, uygun olmayan bir ortamda
iseniz sessizce icinizde de yapabilirsiniz…Yeter ki yapin!… :))
- gozlerinizi kapayin
- size daralma hissi veren duguya girin ve siddetine 10 uzerinden bir sayi
verin
- gozlerinizi acin ve duyguya odaklanmaya devam ederken basinizi oynatmadan
asagiya bakin
- sakin olarak, yavasca ve nazikce midenizin alt bolgesine nefes alin
- 3′e kadar sayarken nefesinizi o bolgede tutun
- nefesinizi verirken sadece icinizdeki havanin disari kacmasina izin verin,
guc sarfetmeden havayi birakin ve bu esnada “aaaaaaaaahhhhhhhh” deyin…
olabildigince uzun…nefesiniz yettigi kadar…….
- gozlerinizi once saat yonunun tersine sonra saat yonune cevirin (olabildigince
buyuk bir daire yapin)
- sonra tekrar o basta hisettiginiz duygunuza bir bakin ve yine 10 uzerinden bir
sayi verin..
Bu sureci o size basta rahatsizlik veren duygu sizi rahatsiz etmeyecek dereceye
gelene ve daha fazla enerji hissedene kadar tekrar edin..
Sevgiyle ve huzurda kalin,
Alıntı
YUK TASIMAK.. ve DINLENMEK Haziran 17, 2008
Posted by moldavit in Büyüklere Masallar.add a comment
Hamallik yaparken, iki nokta onemli…
Yuk ve yol…
Ancak sirtina aldigin yukle istenen mesafeyi asabilirsen,
ucret alabiliyorsun.
Aksi olursa, sıkıntı cekiyorsun!
Bunu dusunuyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık.
Ihtiyardi… … Kendinden buyuk bir yük almıstı.
Benim sırtiımda ise birkac bavul vardı sadece,
………onunkinin ceyregi…
Diyordum ki icimden
“Cok gitmeden kivrilirsa titreyen bacaklari, yuklenirim sirtindaki
yukun yarisini!..”
Nitekim, cok gecmeden dedi ki:
“Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!. ..”
“Ne molasi” dedim…. ona hayretle.
”Ben daha terlemedim!. .”
Sozume aldirmadi. Durdu. Coktu. Salarken yukunun ipini
“Sen de dinlen hadi” dedi.
Benim canim sıkılmıstı bu işe.
Genc oldugumu, ondan kuvvetli oldugumu, bunun
gibi bir bunakla yola cikmamin ne buyuk hata oldugunu
dusunuyordum.
ihtiyar, bir bacagini azicik uzatmis halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir sekilde ayakta dolaniyordum.
Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi.
Ben kizginlikla dolandim etrafinda…
“Yukunu indirip sen de dinlen”, demesine aldirmadim,
ona daha cok kizdim…
Sonra yine durdu. Bana da “dinlenmemi” soyledi yine
ama dinlenmedim. Yarim saat sonra “dinlenelim mi” diye
sordu, aksi aksi basimi salladim…
Kacinci molasiydi hatirlamiyorum, birden bire
dizlerimin bagi cozuldu.
Kafamin icinde ucusan kara kara sinekler sustu, cokup
kaldim. Kayis kolumdan cikti, sirtimdaki bavullar
kaydi. Ne kadar zaman gectigini fark etmedim.
Uyumustum da uyandim mi, yoksa bayilmistim da ayildim
mi anlamadim…
Baktim kendi kocaman yukunun uzerine benim bavullarimi
da baglamisti. Kucuk tasina birazcik su koyup dudagima
dayadi, ictim. Sonra koluma girerek;
“Hadi kalk, dedi. Bana yaslan. Agir agir gider ve bir
sure sonra gene dinleniriz.”
Dedigini yaptim. Omzundan guc aldim, ama asil
anlattiklari iyi geldi bana.
“Ben yillarin hamaliyim, dedi. Nice pehlivan yapili
adamlar gordum. Cogu, dinlenmek istemediklerinden
yukleriyle birlikte kendilerini de topraga serdi
sonunda… Yolda gordugumuz sacilmis kuru kemiklerin
cogu, anlattigim bu insanlara ait…
Halbuki bir yuku “tasimak” bizim isimiz, “altinda
ezilmek” degil!.. Unutma ki bir yuk tasidikca agirlasir.
Dinlenerek sen yukunu hafifletiyorsun! Belki gunun
birinde hamalligin sekli degisir. Belki o gunleri ben
goremem.
Ama sen kavusursan o zamanlara, aman ha, kafanin
icinde de sakin yuk tasima…
Aksamlari birak ve hafifle… Sabah dinlenmis olarak
yeniden tekrar tasirsin yukunu. Bizim isimiz, bugunu
yarina tasimak, bugunun altinda yok olmak degil. Cunku
yarinlarda bizi bekleyenler var, tasidiklarimizi
bekleyenler var…
Alıntı
Robin Sharma Haziran 11, 2008
Posted by moldavit in Kitap/Film/Müzik.add a comment
Uzun zamandır okuduğum kitaplardan öneride bulunmadım size.
Bu tabii ki hiç kitap okumadım demek olmuyor. Ama çok farklı
yelpazeden oluşan kitaplar ( sanat, siyasi ve komplo teorileri kitapları gibi )
okudum ve bunların büyük kısmının genelin ilgisini çekmeyeceğini
düşündüğüm için yazmaya gerek görmedim.
Çekirdek yer gibi tükettim Robin Sharma’nın romanlarını. Daha önce
bir tek Ferrarisini satan bilgeyi okumuştum birkaç yıl önce. Şimdi ise
diğer romanları olan
Koza kelebeği bilmez
Aile bilgeliği ve
Ermiş, sörfçü ve Patron u okudum peşpeşe.
Hepside çok rahat okunurken bilgiler de alabileceğiniz kendinize bir
şeyler katabileceğiniz kitaplar.
Biraz eski kitaplar olsalar da ben yeni okuyabildim ve bu türü sevenlere
tavsiye ederim.
Görmek Haziran 9, 2008
Posted by moldavit in Büyüklere Masallar.add a comment
Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.
Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
Çocuk:
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz. diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- ıyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm
- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolya lar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.
Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tekşey, benden iyi gördüğün…
Alntı
40 YAŞ MEKTUPLAR Haziran 5, 2008
Posted by moldavit in Yaşamın içinden.add a comment
Opt.Dr.Ceyhun İRGİL
“Eski Ben” öldü…
40 yaşında sen , asıl “sen” oluyorsun aslında…
Bilgisiz, yargısız , kimliksiz ve kişiliksiz dünyaya geldiğin ilk günden buyana yıllar sadece akıp gitmedi…
Yıllar ve yaşananlar usta bir heykeltıraş gibi yonttu,şekillendirdi “seni”…
En çıkıntı, en sivri, en künt ve yoz yanların yılların acımasız darbeleri örselendi.
Kırılıp,döküldükçe en sert köşelerini kaybettin…
Ezilip, kırılıp, büküldükçe geride “özün” kaldı aslında…
Bundan öte şekillenecek bir şey kalmadı geride…
“40 yaşında hayatın alıp götürdükleri sadece yıllar değil, kızgınlıklarım, kırgınlıklarım, kavgalarım, nefretlerim, salaklıklarım,saflıklarım bitti” diyebilir misiniz?
Korkacak, saklanacak bir şey kalmadıysa, kavgalarını bitirdiysen önce kendinle, bilmelisin ki “özün” kalmıştır geriye…
Her zaman iyi mi sonlanır bu öykü, biraz şans ama en çok hayatı paylaştığın insanlara bağlı… Yani arkadaşlarını, dostlarını ,okulunu ve eşini doğru seçeceksin…
Sana kalan emek harcamak.
Emeksiz bir şey olmayacağını anlayacaksın, kırkına kadar anlamlı, anlamsız koşacaksın… Yana yakıla koşacaksın…
Yanlışların, eksikliklerin ve toyluğun ile ama gençliğin verdiği coşku ile koşacaksın…Çabalayacaksın, düşeceksin, kalkacaksın…
40 yaşında durup, bir bakacaksın…
Ve 40 yaşından sonra sadece hak edenler için emek harcayacaksın…Enerjini ve zamanını artık daha anlamlı ve gerekenler için harcayacaksın…
İnsan 40 yaşında en çok kendini dinlemeyi öğreniyor herhalde…
40 yıllık gürültü, patırtı, koşuşturmanın ardından sessizliğe özlem bu.
40 yaşındaki aklınız , biriktirdikleriniz ile daha iyi duyuyorsunuz iç seslerinizi…
Aklın kalbinin,kalbin aklının önündeyken gerçeği ıskalamamak olası değil…
Ve 40 yaşında anlıyorsunuz, aslında herşey net ve berrakmış, anlamak ne kolaymış derken bakıyorsun aklın ile kalbin omuzlarında yanyana…
Kırkına kadar neden görmemişim, anlamamışım diye hayıflanıp durmak beyhude , bu yıllar geçmeden görmek olası değil…
“Yaşadıklarından pişman olmayacaksın” derler , nasıl olmayacaksın?
40 yaşında gördüklerini daha önceki yaşlarında görsem , iç seslerimi duysam ne güzel olurdu.
Pişmanlıkların yararı yok, yıllar deneyimler gibi akıyor, birikiyor.
Anladığım ve üzüldüğüm 40 yaşına kadar eğilip,bükülüp gelişirken, şekillenirken en toy, en yoz, en genç, en deneyimsiz ve bilgisiz yıllarında bıraktığım tortudur…
Oysa şimdi ben “ben” oldum.
Şimdi benim “eski ben” olmadığımı ben bile yeni anlamışken, yaşadıklarıma, arkadaşlarıma, dostlarıma benim “eski ben” olmadığımı nasıl anlatacağım?
Toy ve deneyimsiz, eksikleri fazlasından çok, “eski ben”in öldüğünü, “yeni beni” nasıl tanıtacağım?
Yeni yaşlarında kabus gibi seni izleyecek, gençlik tortuların…Belki de süt liman bir gelecek sunacak sana…
Ama asla anlatamayacaksın “eski senin” öldüğünü ve asla kıramayacağın ön yargıların temel taşları olacak geçmişin tortuları…
Umarım iyilerimiz, kötülerimizden çoktur…Yoksa yalnızlık ve kabus dolu yıllar var demektir önünde…
İç seslerin artık dinginleştirmez ruhunu, hırpalanırsın hergün, her gece…
Ve geceler bitmez iç seslerinle…Hesaplaşırsın geçmişle, kendinle…
Oysa sıralı, kanatmadan hakkını vererek geçtiysen toyluğun yollarından, en delikanlı yıllarında doğru yerlerde doğru insanlar ile paylaştıysan günlerini, onlarda sana sundularsa 40 yaş ve sonrasının “olgunluklarını” ,”dinginliğini” şanslısın demektir…
Oysa geride 40 yıl kaldı, hatalarım, kırıp döktüklerim, delikanlı hallerim, deneyimsizliklerim, beceriksizliklerim onlar ne olacak?
40 yaşında şekillenmiş olursun…
Geriye dönük tek halledemeyeceğin şey, yılların sende ve senin çevrende bıraktığın izlerdir. 40 yılda oluşturduğun izlenimler iyisi, kötüsü ile “eski sana” aittir.
Tek anlatamayacağın senin “yeni sen” olduğundur…
Gün gelir “sen” bile kurtulamazsın “eski senin” izlerinden, çelişkilerinden…
0ysa 40 yaş yepyeni bir doğuştur insan hayatında…
Aynaya bak… İçine ışık tut görebiliyor musun?
Genç,deneyimsiz ve hayata tutunma kaygısı ile eğilen,bükülen,şekillenen “eski sen” öldü.
Özel olma Haziran 2, 2008
Posted by moldavit in Kişisel gelişim.add a comment
Ozel olma duygusu, insan egosunun kişinin ruhuna kurduğu en çetin
tuzaklardan biridir.
özel olma duygusu peşinden saçaklanarak ilerleyen pek çok tehlikeli
sanrıyı da sürükler; diğerlerinden daha önde, daha ileride olduğunu
düşünmek gibi, onaylanma isteği, sevilme isteği, yuceltilme istegi,
hep çok iyi biriymiş gibi değerlendirilme isteği gibi. istisnasız
her insanda var olduğunu iddia edebileceğimiz bu garip egosal
hezeyan, eğer kişi kendisini bir tabakta önüne koyup “neyim ben”
diye bakmayı unutursa, son derece zararlı bir hale dönüşebilir; önce
kendine sonra başkalarına bir nevi bir eziyet haline gelebilir; en
kötüsü de farkında olmazsınız.
bu hadisenin tedavisi; kimse kimsenin yola çıktığı noktaya dair bir
fikir sahibi olmadığından, kimseyi kimseden “geri” ya da “ileri”
diye değerlendirmemek ile başlar. herkesin hikayesi özeldir, herkes
birileri için özeldir, ve kimsenin varlığının evrende denk geldiği
nokta, bizim bu bedene hapsolmuş ruhumuzun sınırlı gözüyle
gördüğümüz gibi değildir.
özellikle spirituel olarak bir parçacık yol katetmiş insanlar,
önlerinde diğer insanların görmediği, farkına varmadığını
düşündükleri garip bir dünya ile karşı karşıya kalırlar. bu
karşılaşmanın yarattığı en beter tehlikelerden biridir özel olma
duygusu. kişi kendini ve evrenin gizlerine dair aralanmış kapıdan
bakmaya başladıkça kendi özel hissetme tuzağını da hazırlar;
mutludur çünkü farklıdır. tam bu noktada farklı hissederek geçirdiği
her gün, farkındalığı yüzünden kıvanç içindeki ruhunun farkında
olmadığı yegane şey ise; gerilediğidir. Bunun yani sira, kendini
farkli hissetme yanilgisi cok kolay ve sinsi bir tuzaktir. “ben bir
basit cobanim” diyen bile bu yanilgiya dusuvermis olabilir, bu
tuzaga dusup dusmedigini anlamak ise insanin en gizli yanlarina
korumasiz bir goz atma niyetiyle olur; bir kimse herkeslere
karsiliksiz yardim ede dururken bile, bu yardimdan kaynakli
memnuniyet duygusu cok ciddi gozden gecirilmesi gereken duygulardan
biridir. yardimci olmanin kivanci, cogu zaman egosal bir tuzaktir.
özel olma duygusu ve beraberindeki tuzaklardan eli kolu kaptırmadan
geçmenin yollarından biri, kişinin kendine uzaktan bakabilmesi, neyi
neden istediğinin, neyi neden yaptığının, neyi neden ötelediğinin
farkına varmasıdır. yalnız kalınan anlarda tamamen içe dönerek,
hoşlanmadığımız özelliklerimizi, sonra o özelliklerle
geliştirdiğimiz davranışları bir düşünmek, sonra bu davranışlarla
geçmişten bu yana zincirleme isim tamlaması misali etkilediğimiz
diğer kişilerle olan iletişim ve alakamızı bir masaya yatırmak,
gerekirse bundan dolayı acı çekmek, yüzleşmek, ağlaşmak gibi son
derece yararlı bir çalışmayı, bu dünyaya öylesine yaşayıp yapay
mutlulukların kölesi misali ölüp gitmeyi, bu yaşamının amacını
aramaya değişmemiş kişilere tavsiye ederim.
Basit yasamaktan uzaklasmak, insani kolelestirmektedir. Yili uc
kazakla gecirebilecekken bir tane daha mor bir tane daha sari bir
tane daha yesilini istedigimiz icin, ruhumuza denk gelmeyen islerde
daha cok daha cok calisiyor, kendimizi modern dunyanin kolesi haline
getiriveriyoruz. Modern dunyanin koleligi, alarak mutlu olmak gibi
bir yalanci tatmine de yol aciyor, daha cok calisiyor, daha cok
kazaniyor, daha cok harciyor daha cok mutsuz oluyoruz. Evdeki
kanepeye bakarak mutlu oluyoruz, onun 15 aylik taksidi icin
calisiyoruz, o bitince yeni bir lamba alip mutlu oluyoruz.. Sirf bu
yapay mutluluk adina dunyayi kasip kavuran moda endustrisini bile
dusunursek, insanlarin zaman ve enerjilerini harcadiklari kocaman
bir delik gormek cok mumkun.
Cogumuz, mutlu ve saglikli olmanin yollarini ararken, bu bedende
gecirdigimiz surenin cogunu bos islere heba ediyoruz. Kuskusuz ki
her birimiz, simdiki yasamimizda da hatirlayip kullanabilecegimiz,
gecmislerimizden getirdigimiz bir dolu guzel ozellige sahibiz. Bu
bedende gecirdigimiz sure, evrene hayrimizin dokunmasi bakimindan da
uzerinde dusunmemiz gereken degerli bir suredir. Kendimizle
ugrasmanin yani sira, varligimizin evrene katkisi ile de ugrasmamiz
gerektigini dusunuyorum; bunun icin birbirimizi sevmek yetmez, can
cekisen topragi, canlilari, modern yasamin onumuze koydugu yapay
dunyada bozulmus havayi, suyu, denizleri de dusunmemiz gerekiyor.
her birimiz ruh olarak evrene karsi sorumluyuz, kendimizi
dusunmekten korlesmeye basladigimizi dusunuyorum; herkes daha
saglikli daha mutlu daha iyi yasamanin yollari icin saga sola
saldirirken, evrene geri verebilecegimiz ve bize turlu yollarla
donecek pek cok iyi sey icin harcanacak zamani da tuketiyoruz.
Alıntı
Yetersiz nefes ve kanser ilişkisi Mayıs 29, 2008
Posted by moldavit in Yaşamın içinden.add a comment
Sağlıklı olmak demek; iyi bir kan dolaşımına sahip olarak uzun ve sağlıklı yaşamı oluşturmak demektir. İyi bir dolaşım sistemi için kana yeterli oksijeni sağlayacak iyi bir nefes tekniğine sahip olmak gerekir. Bedeninizin ihtiyacını karşılayacak uygunlukta yeterli oksijen alabilirseniz, aldığınız oksijen her hücrenin elektriksel sürecini yani ömrünü uzatacaktır.
Nefes alış verişlerimiz hücrelere oksijen taşınmasını sağlarken aynı zamanda bedeni koruyan beyaz hücreleri içeren lenf / akyuvar akışını da ayarlar.
Lenf sisteminin görevi nedir? Nasıl çalışır ?
Kalpten pompalanan kan, atardamarlar aracılığıyla ince ve geçirgen kılcal damarlara gidererek hücrelere oksijen ve besin taşır. Bunlar hücrelerin etrafında bulunan akyuvarlara / lenf sıvısına geçirilir. Hücreler gereksinimi olan şeyleri bilecek kadar iyi bir programa sahiptirler ve ihtiyacı oldukları şeyleri kendilerine çekerler. Hücreler kendi ihtiyacı için gerekli besin ve oksijeni alır, kullanılmış besin artıklarını ve toksinleri / zehirleri dışarı atılması için kana yüklerler. Ölü hücreleri, kan proteinlerini ve öteki zehirli maddeleri dışarı atma görevi lenf sisteminindir. Lenf sistemi en iyi şekilde derin nefesler alıp vererek harekete geçirilebilir. Hücrelerin daha fazla oksijen almasını engelleyen fazla sıvı ve çok miktardaki toksik maddeler lenf sistemi tarafından dışarıya atılırlar. Sıvı, kan proteinleri haricindeki ölü hücreler ve diğer zehirli maddeler lenf bezleri tarafından nötralize edilirler.
Lenf sistemi ne kadar önemlidir?
Lenf sistemi yirmi dört saat çalışmazsa, hücrelerin etrafında oluşan fazla sıvı ve kan proteinleri yüzünden insan ölür. Kalp, dolaşımdaki kanın pompasıdır, fakat lenf sistemi böyle bir pompaya sahip değildir. Lenflerde kalbin görevini, kas hareketleri ve soluk alma işlevi yerine getirir. Etkin bir lenf ve bağışıklık sistemiyle birlikte sağlıklı bir kan dolaşımına sahip olmak istiyorsanız; bu sistemleri harekete geçirecek şekilde derin soluk almak zorundasınız.
Lenf uzmanları son zamanlarda bağışıklık sistemi üzerinde ilginç çalışmalar yapmışlar ve önemli sonuçlara ulaşmışlardır. İnsan bedeninin içine konulan kameralarla lenf sistemini temizleyen uyarıcıların neler olduğunu gözlenmiş ve bu görevi en iyi şekilde diyafram kullanılarak alınan derin nefeslerle yerine getirildiği görülmüştür. Derin soluk, vakum etkisiyle kan dolaşımına lenfi çeker ve bedenin toksinleri yok etme hızını artırır. Gerçekten de derin nefes alışlar ve alıştırmalar bu süreci on beş kat daha fazla hızlandırabilir.
Bu anlattıklarım bile derin nefes alıp vermek için oluşturulan nefes tekniklerinin önemini ve uygulama gerekliliğini ortaya koyabilir. Beden sağlığı için ne kadar önemli olduğunu gösterebilir. Dünyada nefes tekniklerinin üzerinde bu kadar çok durulmasının bir sebebi de budur ve derin nefes alış verişi kadar bedeni temizleyen başka hiçbir şey yoktur.
Sağlıklı olmakla derin nefes almanın ne kadar alakalı olduğunu anlamaya çalışmalıyız.. Nobel ödüllü Dr. Otto Warburg oksijenin hücrelere etkisi üzerinde çalışmalar yapmış, sağlıklı ve normal hücrelere verilen oksijen oranı azaldığında bu hücrelerin habis haline dönüştüklerini gömüştür. Daha sonra Dr. Harry Goldblatt, sağlıklı fareleri kullanarak bir deney yaptı. Deneyinde yeni doğmuş farelerden alınan hücreleri üç gruba ayırdı. Deney tüpüne aldığı bir grubu otuz dakika oksijensiz bıraktı. Birkaç hafta sonra bu hücrelerin bir çoğu öldü, kalanlardan bir kısmının hareketleri yavaşladı ve geriye kalanlar da habis hücre görünümünü alacak şekilde yapılarını değiştirmeye başladılar. Bu arada diğer iki grup hücre de sürekli atmosferik koşullarda oksijen alabilecek şekilde deney tüplerinde incelemeye alındılar. Otuz gün sonra Dr. Goldblatt bu hücreleri üç ayrı grup fareye enjekte etti. İki hafta sonra iki normal grup hücrenin enjekte edildiği farelerde herhangi bir anormallik görülmedi. Ancak oksijensiz bırakılan hücrelerin enjekte edildiği farelerde habis büyümenin gerçekleştiği görüldü. Bir yıl sonra aynı fareler tekrar gözlendiğinde habis büyümenin devam ettiği, diğer hücrelerin ise normal kaldığı gözlendi.
Bu deney bize ne anlatıyor?
Araştırmacılar hücrelerde habis ya da kanser oluşumunda temel etkenin oksijen azlığı olduğunu farkettiler. Oksijen azlığının hücrelerin yaşam kalitesini etkilediği kesindir. Bilindiği gibi sağlığımızın kalitesi de hücrelerimizin kalitesine bağlıdır. Bu nedenle sağlık için öncelik nefes alıp vermenin en iyi şekilde gerçekleşmesinin sağlanmasıdır. En büyük sorunda insanların nasıl nefes alıp vereceğini bilmemesidir.
Dünya düzeyinde yapılan araştırmalarda görülmüştür ki her üç insandan biri kansere yakalanmaktadır. Buna karşılık oniki atletten ancak biri kansere yakalanmaktadır. Atletler, koşmaları nedeniyle kana en hayati element olan oksijeni kendiğinden alacak bir imkana sahip olduklarından, lenf sistemlerini harekete geçirerek bağışıklık sistemlerinin en üst düzeyde çalışmasını temin ederler.
Sistemi temizlemek için en etkin nefes alıp verme şekli nedir?
Bir sayı veya zaman birimi karşılığı nefes alıp veriyorsanız bu ölçü bir zaman biriminde nefes almak, dört zaman biriminde içinizde tutmak, iki zaman biriminde dışarı vermek olmalıdır. Dört saniyede nefes alıyorsanız, on altı saniye içinizde tutup, sekiz saniyede dışarı vermelisiniz.
Nefesi niçin bir birimde alıp iki birimde veriyoruz?
Bunun en bilinen amacı lenf sistemi aracılığıyla toksinlerin en iyi şekilde bu tempoyla dışarı atıldığı gözlendiği ve bilindiği içindir. Nefesi dört zaman biriminde tutmanın anlamıda kan ve lenf sistemini tam olarak oksijenlendirmek amaçlıdır. Nefes alırken kan sisteminden vakumda olduğu gibi tüm toksinleri dışarı atabilmek için karın bölgesinin en altına, diyafram adalesinin yardımıyla nefes almayı gerçekleştirmek gereklidir.
Uzun bir koşudan sonra neye ihtiyacınız olduğunu düşünün. Koştuktan hemen sonra kaybettiğiniz kaloriyi telefi etmek için yemek yemezsiniz. Ama derin derin nefesler alırsınız. Çünkü o anda bedenin en çok gereksinim duyduğu şey oksijendir. Bu nedenle sağlıklı yaşamanın ilk şartdaı derin nefesler alıp vermektir. Günde en az onar dadikadan üç defa yukarıda anlatılan 1- 4 - 2 zamanlamasına uygun nefes çalışmaları yapmalısınız. Nefes alış verişler mümkün olduğunca burundan yapılmalıdır. Uzun süre nefes tutacağım diye kendinizi zorlamamalı, bir zaman sürecinde dayanıklılık kazanmayı hedeflemelisiniz. Çalışmalara gerekli ilgiyi gösterip zaman ayırdığınızda bu süre zamanla kendiliğinde en doğru şekilde artacaktır. Günde en az üç defa onar dakikalık nefes teknikleri uygularsanız fiziksel, duygusal ve zihinsel sağlığınızda büyük gelişmeler olacağını göreceksiniz.
İyi nefes almanın karşılığı olabilecek hiçbir vitamin, ilaç veya yiyecek yoktur.
Nefes almayı en güçlü hale getirecek sporlar; koşmak, yüzmek, kürek çekmek ve eskrim yapmaktır. Bu sporlar belli bir disiplin içinde yapılırsa diyafram, mide ve kaburga arası adalelerin en iyi şekilde hissedilmesine, gelişmesine ve kullanılmasına imkan sağlarlar. Bu sayede alacağınız derin nefeslerle lenf sistemi en iyi şekilde çalışacak, toksik maddeler kolaylıkla dışarı taşınacak ve bağışıklık sistemi en mükkemmel şekilde yapılanacaktır.
mustafa kartal
Kalbinle yap Mayıs 25, 2008
Posted by moldavit in Büyüklere Masallar.add a comment
Zamanı ve yeri belli olmayan bir masal ya da kıssadan hisse çıkarılacak bir öykü bu. Yazarı da yok. Ama insanı derinden etkiliyor, dikkatli olun. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde bir çoban varmış, yirmi-otuz koyunu güden. Çoban bir gün köyden epey uzaklaşmış, bir tepenin eteğine varmış. Dur demiş, şu tepeye çıkalım bir, belki koyunlar da sever yukarıları. Çıkmışlar yukarıya aheste beste. Çoban, tepeye çıkınca uykuya dalmış. Uyanmış ki, koyunlar almış başını gitmiş. Akşam çökmüş, yıldızlar çıkmış ortaya. Çoban, koyunların derdini unutmuş, olan oldu, dönmüşlerdir köye nasılsa deyip, sırtüstü uzanmaya devam etmiş. Yıldızları seyreylemeye başlamış. Baktıkça da içine bir hayranlık gelmiş. Bu güzellik nasıl oluşmuş acaba diye de sorular. Vardır bunu bir yaratan, elbet demiş. Öyle dedikçe de kendini daha iyi hissetmeye başlamış. Tekrar uykuya dalmış. Sabah mutlu-mesut uyanmış. İçini nedensiz bir sevinç bürümüş. Gökyüzüne ellerini kaldırıp, bu sevince karşılık vermem lazım, iyi ki yaşıyorum, mutluyum diye düşünmüş. Bu tepeyi de şu gökyüzünü de, beni de, koyunları da yaratan, gözeten bir güç var. Ona teşekkür etmeliyim. Ama nasıl? Masal bu ya, namaz filan bilmiyormuş, din de. Şu tepeden aşağıya kendimi yuvarlayayım, böylece de teşekkür edeyim demiş, o güce, o yaradana. Kendini bırakmış, kırk elli metre aşağıya yuvarlanmış. Ağzı yüzü, ellleri ayakları yaralanmış. Lakin tınmamış. Derede yüzünü yıkayıp yukarıya çıkmış tekrar. Ve kendini iyi hissetmiş. Sonraki günlerde, her akşam üstü tepeye gelmeye devam etmiş, koyunları köye bırakıp. Çıkmış yıldızları seyretmiş. Sabah kalkmış yuvarlanıp teşekkür etmiş, bu güzelliği sunana. Günlerden bir gün yuvarlandığı yerde, bir ermiş peydah olmuş karşısında. Önce korkmuş, sonra sakinleşmiş. Ermiş, ne yaparsın demiş. O da anlatmış. Gülmüş o da. Öyle olmaz deyip, namazı öğretmiş ona. Masalın bu kısmında, namaz girdi devreye ama, dua etme biçimi, töreni diye de anlayabilirsiniz bunu. Şöyle şöyle dua edeceksin, böyle böyle eğilip doğrulacaksın, sonunda da iki tarafına kafanı ayrı ayrı çevirip selam vereceksin meleklere, demiş ermiş. Peki demiş, çoban. Hemen uygulamaya koyulmuş. Tam namazı bitirip, selamını verirken önce bir omzuna doğru, ne söyleyeceğini unutmuş. Bunun üzerine paniklemiş, namazı bozup, ermişin peşinden bağırarak koşmaya başlamış dedeee diye. Koşa koşa bir gölün kıyısına geldiğinde ermişin suyun üzerinde yürüdüğünü görmüş batmadan. Bağırınca ermiş duymuş ve bakmış. Çoban o sırada yanına gelmiş ermişin. Ama o da suyun üzerinde yürümemiş mi, batmadan. Hem de farkına bile varmadan. Dede demiş, çoban, ne diyecektim ben selama durduğumda yahu, namazı bitirirken. Ermiş bakmış onun suyun üstündeki haline, kendisi gibi suya batmadan duruşuna, boş ver demiş ne diyeceğini. Sen olmuşsun zaten! Yuvarlanmaya devam et… Kalbinizle yaptığınız her şey, sizi saflığa ve erginliğe ulaştırır diyelim o halde biz de ve bitirelim kıssadan hissemizi. Niyetiniz sahiyse ve gönüldense neyi, nasıl yaptığınızın hiç önemi yok. Varın gerisini de siz düşünün.
Alıntı
Neden ben? Mayıs 20, 2008
Posted by moldavit in Büyüklere Masallar.add a comment
Efsane Wimbledon tenis oyuncusu Arthur Ashe AIDS’den ölmekteydi.
Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı.
Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
“Neden Tanrı böylesine kötü bir hastalık için seni seçti?”
Arthur Ashe buna şu cevabı verdi:
Tüm dünyada…
50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar,
5 milyon tenis oynamayı öğrenir,
500,000 profesyonel tenisi öğrenir,
50,000 yarışmalara girer,
5,000 büyük turnuvalara erişir,
50’si Wimbledon’a kadar gelir,
4′ü yarı finale,
2’si finale kalır.
Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya “Neden ben?” diye hiç sormadım.
Ve bugün sancı çekerken, Tanrı’ya “Niye ben?” mi demeliyim?
Mutluluk insanı tatlı yapar
Zorluklar güçlü yapar,
Hüzün ise insan yapar,
Yenilgi mütevazı yapar,
Başarı insanı ışıldatır
Ama yalnız Tanrı yolumuza devam etmemizi sağlar.
Tanrı’ya asla “Niye ben?” diye sormayın… Ne olacaksa olacak… O’nun kendine has usulleri vardır…
Herşey senin İyiliği için olur… İnancınızı koruyun.
Sevginin mucizesi Mayıs 17, 2008
Posted by moldavit in Büyüklere Masallar.add a comment
Mirzakarim Norbekov
Bir gün gazetede çalisan bir arkadasim telefon etti ve,
“Hadi denize gidelim. Zamanin var mi?” diye sordu.
“Var” dedim.
“Bir grup psikolog gidiyor, gazeteci olarak onlara katilacagim. Istersen seni de listeye dahil edeyim, nasilsa psikologsun. Düsünebiliyor musun ? Devletin parasiyla Kirim’da otuz bes gün. Deniz, sarap, kebaplar, tatil terapisi…”
Kabul ettim. Beles kimin hosuna gitmez, söyler misiniz lütfen?
Gittim ve kendimi okul öncesi dönemdeki özürlü, öksüz ve seker hastasi çocuklarin dinlenme ve bakimevinde buldum.
Ilk gün öyle bir sok geçirdim ki.. Deniz nerdeee? Tatil terapisi nerdeee?
Niçin buraya geldigimizi kendime sormaya basladim. Psikologlarin burada ne isi vardi?
Meger kiyida, birbirinin esi üç adet dinlenme ve bakimevi varmis.
Hepsi ilaçlari ayni eczaneden, erzaklari da ayni depodan aliyormus. Hava, deniz hepsi için ayniymis!
Niçin yalnizca bir dinlenme ve bakimevindeki çocuklarin seker hastaligi iyilesiyor da, diger ikisinde iyilesmiyordu?
Nedeni ortaya çikarmak üzere komisyon ardina komisyon gönderilmis, ama her seyi kontrol edip hiçbir sey bulamamislar. Sonunda, “Sadece psikologlar bu dinlenme ve bakimevindeki çocuklarin iyilesme nedenlerini ortaya çikarabilir’ denilmis. “Beles” olarak bu psikologlar grubuna katildigim için basimi derde sokmustum.
Moskovali psikologlar iki hafta çalistilar, bir seyler yazdilar, dinlendiler ve gittiler. Ben ise orada üç ay saplanip kaldim, çünkü gerçegi, kazarak bile olsa bulmam gerekiyordu.
Ayrica, dört bes yasindaki çocuklar beni babalari sanarak kulaklarima ve boynuma atiliyordu. Belki de bunun için onlardan üçünü evlat edindim.
Çocuklarin iyilesmesinin gerçek nedenlerini bulmam gerekiyordu. Buldum.
Yaklasik bir, bir buçuk ay süren gözlemlerim sonucunda bu çocuklarin oyunlarinin digerlerine göre farkli oldugunu gördüm.
Çocuklarin algilayisinda, samimiyetinde ve hayal gücünde bir sir gizlidir.
Onlar nasil iyilesiyor? Çocuklarin hayal gücü nasil çalisiyor? Çocuklar hastaligi nasil karsiliyor?
Hiç!
Kisa bir sürede, asagi yukari on gün içinde hastaliga kisa pantalonlari gibi alisiyor ve her seye uyum sagliyorlar.
Yaradilistan itibaren degismeyen bir çekim gücü ile çocuklarin ana baba sevgisine ve korumasina duyduklari içgüdüsel ihtiyaç, yokluguna alisamadiklari yegane seydir. Doga Ana öyle düzenlemis ki, çocuklar daima yetiskinlerin yaninda olmali.
Çocuklarin nasil bir özelligi vardir? Onlar, özellikle küçük çocuklar, daima ilgiye, sevgiye, oksanmaya açtir. Ne kadar severseniz sevin, çocuga az gelir. Iki dakika sonra yine sevilmeye gereksinim duyar.
Farz edin baba eve dönmüs, TV’yi açmis, çocuk babasina yaklasiyor. Baba:
“Ee, nasilsin bakalim? Isler nasil gidiyor? Günün nasil geçti? Gel buraya babana bir öpücük ver. Mucuk! Hadi simdi annenin yanina git, babacigini rahatsiz etme. Anneannene git!” diyor.
Bitti! Çocuk büyük bir gereksinim duydugu seyi alamadi. Annesi ense köküne bir saplak indiriyor: “Sicak firina sokulma, yanarsin”.
Anneanne ise sevmek, oksamak yerine oturdugu yerden terbiye ediyor:
“Iyi kizlar söyle olmali. Iyi oglan çocuklari böyle davranmaz.”
Çocuk hastalaninca birdenbire bir mucize gerçeklesiyor. Babasi TV’yi unuttu bile, çocugun istedigini yapmaya hazir.
Kafasini sicak firina sokmasina izin vermeyen, her firsatta poposuna tokadi basan annecigi çocgunu etrafinda dört dönüyor, ona bakiyor, meraklaniyor.
Anneanne ise masallar anlatiyor, sarkilar söylüyor. Dede de bir yerlerden oflayip puflayip gelmis ve herkes çocugun basucunda.
Çocuk kaydediyor: Sevgiye açligi ve susuzlugu hastalik vasitasiyla doyuruluyor!
Bakimevindeki yavrulara sormustum:
“Lütfen söyler misin sevgili yavrum, sen basin oksanmak istediginde ve iyi bir sey duymak istediginde ne yapiyorsun?”
Üç çocuktan ikisi söyle cevap veriyordu:
“Basim ya da karnim agriyor diyorum.”
Öyle oluyor ki çocuk kendini yalanla ifade ediyor. Ayni kanida misiniz? Ama…
Çocuk kendini yalanla gösteremez, bu yüzden de düsünceleri aniden vücudunda somutlasiyor ve gerçekten agrilar duymaya basliyor.
Anne babasiyla yasayan çocuklar hastaligi oksama, merak, ilgi ve sevgi kaynagi olarak algiliyormus meger. Oksuz çocuklarin da sevgiye, koruma altinda olmaya, dogustan gelen devasa genetik bir ihtiyaci vardir.
Bu yavrular, dinlenme ve bakimevinin çalisanlarina soruyormus:
“Niçin onun ana babasi var da benim yok?”
Bakicilar, “Senin anne baban zaten yok” diyemiyor ve söyle cevap veriyorlarmis:
“Senin de var”
“Benimkiler nerede? Neden gelmiyor, beni almiyorlar o zaman?”
“Anneannem ne zaman gelecek? Ya dedem?”
“Sen simdi hastasin, iyilestigin zaman gelir, seni alirlar.” diye karsilik veriyorlarmis.
Bu yalanin çocuklarin iyilesmesine yardim edecegini orada çalisanlar bile bilmiyormus! Onlarin bildigi, hastaligin tedavisi olmadigiydi.
Ve çocuklar sevgiye kavusabilmek için içgüdüsel olarak yol aramaya baslamislar.
Bu büyük içsel çagri her türlü korkunç hastaligi yok etmeye muktedirmis.
Iki üç yasindaki bebek sormaya baslar:
“Hastalik nedir? Iyilesmek ne demek?”
Ona, “Senin kaninda fazla seker var, anliyor musun? Sen seker yeme!” derler.
Çocuklar, hemen kendilerini sevgi, sefkat, koruma ve huzur kaynagindan ayiran hastalik adindaki “Ocü”nün ne oldugunu anlamaya çalisir.
Orada üç yasindaki, civciv gibi bir kizla ahbap olmustum.
“Hastaliginin ne oldugunu anlatir misin, lütfen?” dedim.
Anlatti: “Içimde pek çok küp seker birbiri ardindan yürüyor. Bunun için de annemle babam bana gelmiyor.”
“Anneni ve babani çok özledigin zaman onlarin çabuk gelmesi için ne yapiyorsun?”
Serce parmagimi avucuna alarak beni avluya götürdü.
Orda yaklasik yetmis tane rengarenk plastik küvet vardi. Sabahleyin bu dinlenme ve bakimevinin çalisani küvetlere hortumla deniz suyu dolduruyor, günes suyu isitiyor, ögle vakti çocuklar kurbaga gibi suda debeleniyordu.
Kiz, küvetlerden birine girip bir seyler söylenerek sallanmaya basladi. Güçlükle anladim. Meger durmadan “Ben sekerim, ben sekerim, ben sekerim…” dermis.
Sordum: “Niçin ‘ben sekerim’ diyorsun?”
O kocaman açilmis gözlerini hatirliyorum, bir aptala bakar gibi bakiyordu. Nasil oluyor da bu yetiskin insan en anlamli seyi anlamazdi! Seker, suyun içinde erir, kaybolur!
Çocuklarin hayal gücü sonuna kadar çalisiyor, hepsi kendine has bir sekilde oynuyor, oyun da onlari iyilestiriyordu.
Bunu bakicilara anlattigimda hep bir agizdan bagirdilar:
“Demek bu yüzden pek çok cocugumuz ayni suya ikinci bir kez girmek istemezmis!”
Onlar “düsmanlarinin” orada eridigini görüyor ve bu suyun yok olmasini umut ediyordu. Anliyor musunuz?
Konusa konusa çabucak iyilesme deneyimini, yani kendi “ebeveyn edinme” yollarini birbirlerine aktariyorlardi.
Hayal gücünüzü serbest birakmaya özen gösterin, bu fantezi içinde kendinizi uyumlu ve mükemmel bir insan olarak görmeye, duyumsamaya ve hissetmeye çalisin.
“Aptalin Deneyimi; Aklini Basina Toplama Rehberi” – Sistem Yayincilik
Hayat Enerjisi Mayıs 15, 2008
Posted by moldavit in Kişisel gelişim.add a comment
Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU
“Yorgunluğunuz, durgunluğunuz, bitkinlik, halsizlik ve isteksizliğinizin, uyku bölünmeleri, çarpıntılar yürek sıkışmalarınızın, sırt-bel-boyun- göğüs ağrılarının, kaşıntı ve egzamalarınızın kaynağını ruhsal elektriğinizdeki kontak atmalarında aramalısınız.”
Vücudunuz yetenekli bir enerji dönüşüm merkezidir. Taşıdığınız trilyonlarca hücre, besinlerle aldığınız gücü enerjiye çevirebilen organcıklarla donatılmıştır. Yiyecek ve içeceklerle aldığınız gücü kullanılabilir enerjiye çeviren süreçler, müthiş bir düzen içinde tıkır tıkır işler.
Bu süreçleri etkileyen pek çok faktör var. Yaşınız, cinsiyetiniz, hormonal metabolik yetenekleriniz, genetik mirasınız ve kişisel sağlık hikayeniz bunlardan bazılarıdır.
HAYAT bir enerjidir. İhtiyacı olan enerjiyi beden ve ruhun o müthiş işbirliğinden alır.
Yürümek, koşmak, konuşmak, duymak, uyumak, gülmek, kızmak, yazmak gibi hayata ilişkin pek çok şey bu enerjiyi kullanır.
Ne vücudunuzun bol bol enerji üretmesi, ne de kalorileri yüklenmesi kendinizi canlı ve güçlü hissetmenize yetmez. ‘Enerji’ ve ‘canlılık hissi’ arasındaki ilişkiyi sadece kaloriler belirlemez.
Canlılık hissinde, biraz ruh sağlığının ve biraz da duygusallığın yeri olması gerekir.
COŞKUYA ÖNEM VERİN
Enerjik ve canlı kalmayı, eskilerin deyişi ile ‘taş gibi olmayı’ istiyorsanız, hayatın gücünü sadece yediklerinizde, içtiklerinizde aramayın. ‘Hayat çorbası’nın içine birer tutam huzur, coşku, sevinç ve birer parmak keyif, heyecan ve ümit katmaya bakın!
Hayat enerjisinin sadece yedikleriniz, içtiklerinizde gizli olmadığının farkına varmalısınız. Sağlığın ‘bedensel ve ruhsal tam bir iyilik hali’ olduğunu unutmayıp fiziksel metabolik süreçlere takılıp kalmamalısınız.
Yorgunluğunuz, durgunluğunuz, bitkinlik, halsizlik ve isteksizliğinizin, uyku bölünmeleri, çarpıntılar yürek sıkışmalarınızın, sırt-bel-boyun- göğüs ağrılarının, kaşıntı ve egzamalarınızın kaynağını ruhsal elektriğinizdeki kontak atmalarında aramalısınız. Saydığımız bu ve benzeri sorunlar, çoğu kez bedenden kaynaklanmıyor.
Biraz korku, endişe, üzüntü veya güvensizlik dolu olan tabancayı bir anda patlatıyor.
Eğer ruhsal enerji üretiminizin yeterli olmasını istiyorsanız şu önerileri bir kenara not alabilirsiniz:
ACELECİ OLMAYIN
Yavaşlayın. Sağlıklı bir ruh, bedeni ile yan yana yürüyen, ona gecede gündüzde, korkuda sevgide, tasada, endişede eşlik edendir.
Ruhunuzu bedeninizden ayırmayın, onu koşturup yormayın. İşe ‘yavaşlayarak başlayın’.
Ruhunuzu hayatın doğal hızına, olağan ritmine bırakın. Yemenizi içmenizi, aşık olup sevmenizi, yürümenizi, düşüncelerinizi, mümkün olduğu kadar yavaşlatın.
Acele etmek için çok da acele davranmayın.
Beden ve ruhunuza baş başa kalmaları, konuşup anlaşmaları için zaman bırakın.
Daha yavaş yemeye, dinlenmeye, uyumaya, zamanı uzatıp daha fazla yaşamaya, hayatı daha çok paylaşmaya bakın.
Eğer hayata daha çok değmek, huzur, keşif, neşe eklemek, hayatı geçmemek istiyorsanız birinci adımın hep aynı olduğunu unutmayın.
İşe yavaşlayarak başlayın.
DİRENÇLİ OLUN
Size daha çok sağlık veren şeyin yalnızca pasta, börek, hamburger ve kurabiyelere gösterdiğiniz direnç olduğunu sanmayın.
Kaliteli ve formda bir hayat istiyorsanız direnmeniz gereken çok şey var:
Karamsarlık, korku, endişe, panik, hiddet, kızgınlık, kabalık, kin ve nefreti hayatınıza sokmayın.
KIZIP SİNİRLENMEYİN
Kızmayın, sinirlenmeyin. Her şey, her zaman daha önce hesaplanan, ölçülüp biçilenden farklı boyutlar kazanabilir.
Çevrenizde sizi üzen, bunaltan şeyler bazen yoğunlaşabilir. Bunları ‘çevresel kirlenme’ gibi algılayın.
‘Huzurlu olmak, içe dönük yaşamda daha önceden örgütlü olmaktır. Kafa karışıklığı, güçlük, çatışma ve karşıtlıklar hep olacaktır.
Marifet, bu durumlarda da sinirlenmemek, kızmamaktır.
İç sükuneti, olabildiğince korumaktır’ diyor Vincent Peale. Huzur ve sükunetin ürettiği enerji, temiz ve organik bir enerjidir.
Kızgınlık, öfke, nefret gibi zararlı katkıları ihtiva etmez.
DAHA ÇOK SEVİN
Daha çok hayat enerjisi üretmenin en kolay yolu daha çok sevmektir.
Sınırsız, karşılıksız sevmektir. Sevgi oktanı en yüksek, fiyatı en ucuz yakıttır. Bagajınıza daha çok sevgi yükleyin.
BAZEN BOYUN EĞİN
Kabul edin! Gerektiğinde direnmelisiniz. Ama uzun süreli dirençlerin, beyhude karşı gelmelerin, uzamış streslerin adrenalin, kortizon ve ensülin gibi fazlası can yakan hormonları artırdığını bilmelisiniz.
Biraz şans, kader, kısmet ve biraz da ilahi takdir hayatın içinde mutlaka yer almalıdır.
Böyle durumlarda Nehru’dan yararlanın:
‘Hayat iskambil oyununa benzer. Elinize gelen kartlar gerçekliği temsil eder. O kartlarla oyunu nasıl oynadığınız ise özgür iradenizi… ‘
Elinize iyi kartlar gelmediğinde, mevcut kartlarla yetinin. Bekleyin, kabul edin, ‘Bu da geçer’ deyin.
Hayat sonsuz bir enerjidir. Bu enerjiyi sürekli olarak üretmek, üretirken tükenmemek, tüketmemektir.
Kirletmemek ve iyi yönetmek gerekiyor. Marifet hayatı uzatmakta değil, hayatı mutlu kılmakta, ona yeni ve farklı hayatlar ekleyip ritmini ve hızını bozmamaktır.
Sevgili Can Dündar çok haklıdır!
İnsanlar şişirilen kasları, silinen kırışıklıkları ile genç kalmıyor.
Genç kalmak, yaşadığıyla övünebilmek, istediğinde başını alıp gidebilmek, istediğinde kaldığı yerden ya da sil baştan başlayabilmektir.
Hayata taraf olmaktır.
Hayatı ıskalamamaktır.
Hayatın içinde kalmaktır.
Hayata her yaşta ve her sabah yeniden başlamaktır…
Vipassana – Farkındalık Meditasyonu Mayıs 10, 2008
Posted by moldavit in Kişisel gelişim.add a comment
Olanı olduğu gibi görmek anlamına gelen Vipassana, Hindistan’ın en eski meditasyon yöntemlerinden biridir. 2500 yıldan daha uzun bir süre önce Gotama Buddha tarafından yeniden ortaya konmuş ve bir “yaşama sanatı” olarak öğretilmeye başlanmıştır.
İçgöru yada farkındalık meditasyonu olarak da bilinir. Bunun nedeni, içgörü, bilgelik ve anlayış kazanmak için farkındalığımızı (dikkatimizi ve gözlemleme yeteneğimizi) kullanıp geliştiriyor olmamızdır. Bu uygulamada dikkatimiz, fiziksel ve zihinsel süreçlere yönlendirilir.
Vipassana uygulamasında doğal farkındalık durumumuzu kullanırız. Onu, “sıradan zihnimizi”, diğer bir deyişle, düsünceyi, yargıyı, eleştiriyi, çözümlemeyi, geçmişe yada geleceğe bakmayı; artık kullanmadığımız noktaya gelinceye dek keskinleştiririz. Bedenin ve zihnin yada yaşamın gerçek doğasını tümüyle anlamak için, yalnızca nesnel farkındalığı, yalın dikkati kullanırız. “Sıradışı-Olağanüstü” zihnimizi geliştiririz. Gerçegi, varoluşun gerçegini görmek ve bilmek icin kavramların ötesine geçeriz. Böylece, yükselen dikkatimiz; bir yere sabitlenmemiş, esnek bir durumda olur ve her an, her yerde, (işte, araba kullanirken, televizyon seyrederken, insanlarla herhangi bir iletişim içinde iken, aile ilişkilerimizde yada diğer iliskilerimizde, yaşam içinde yaptığımız her ne olursa olsun) onu kullanabiliriz.
Vipassana, kendi kendini gözlemlemeyle gelen bir kişisel dönüşüm yoludur. Beden ve zihin arasındaki derin bağlantı üzerine odaklanır. Bu bağlantı, bedenin yaşamını biçimlendiren ve zihnin yaşamına da sürekli bağlı olan ve onu koşullayan duygular üzerine düşüncelerin yoğunlaştırılmasıyla doğrudan deneyimlenebilir.
Bu gözlem; beden ve zihnin ortak kökenine giden, zihinsel kirlilikleri eriterek dengeli, uyumlu ve sevgi dolu bir zihinle noktalanan kendini bulma yolculuğudur…
Bu süreçte; düşünceleri, duyguları, yargıları ve duyumları işleten bilimsel yasalar anlaşılır duruma gelir. Doğrudan deneyimlemeyle: kişinin ilerleyiş ve gerileyişinin, ıstırabı nasıl ürettiğinin yada ondan nasıl özgürleştiğinin doğası anlaşılır. Yaşam, artan farkındalıkla, aldanmadan uzak, özdenetim ve huzurla nitelik kazanır. Farkındalığımız, bizi yaşamla ilgili yeni anlayışlara götürür, daha önce hiç bilmediğimiz şeyleri görürüz, biliriz. Daha önce hic görmemişizdir, çünkü ayrımında değilizdir, uyanmış değilizdir. Ama artık kızgınlığı, korkuları, duyguları, stresi anlayabilir ve azaltabiliriz. Bilgelik huzur getirir ve bu huzur içimizden evrene yayılır…
Haberleşme Mayıs 8, 2008
Posted by moldavit in Fıkralar.add a comment
Rus fizikciler yerin 100 metre altinda bakir tel bulduklarini, bunun ise atalarinin bundan 300 yil öncesinde telefon sebekelerinin oldugunu kanitladigini duyurdular.
Bu olaydan 1 hafta sonra Amerikan gazetelerinde ilginç bir manset.
Amerikan bilim adamlari yerin 200 metre altinda 450 yil öncesine ait
fiber optik hatlar bulduklarini, bunun ise, Amerikan toplumunun
Ruslardan 450 yil öncesinde gelismis digital haberlesme sistemleri
oldugunu söylediler.
Bir hafta geçmeden Türk gazetelerinde yeni bir manset. Türk bilim
adamlari yerin 500 metre altina kadar kazdiklarini ve hiçbirsey
bulamadiklarini, bunun ise atalarinin 600 yil öncesinde kablosuz
wireless) iletisim sistemlerini kullandiklarini gosterdigini
söylediler…
Saldırganlık Önlenebilir ve Öfke Kontrol Edilebilir Mayıs 4, 2008
Posted by moldavit in Kişisel gelişim.add a comment
Uzm. Psk. Eda Kargı ve Doç. Dr. Gülsen Erden
Saldırganlık, başkalarına fiziksel veya psikolojik zarar verme niyeti taşıyan tüm davranışları içerir. Niyet saldırganlığın temel ögesidir. Saldırganlık, başkalarına zarar vermeye yönelik bir davranış olduğu gibi aynı zamanda saldırganca davranma güdüsü olarak da kabul edilmektedir.
Yapılan çalışmalar saldırganlığın engellenme ile yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Ancak engellenme duygusu her zaman saldırganlığa neden olmamaktadır. Bireyler engellenmeye karşı farklı tepkiler gösterirler. Bazıları yardım ve destek ararken bazıları da engellenmenin kaynağından uzaklaşmayı tercih ederler. Sadece, saldırganlığı engellenme, istenmeyen bir durumla başetme yolu olarak öğrenmiş kişilerde saldırganlığa yol açmaktadır. Yani saldırganlık çok farklı uyarıcılara gösterilen öğrenilmiş bir davranış olmaktadır. Saldırganlığı arttıran birçok fiziksel, çevresel etken de vardır. (ısı, çeşitli kokular, sigara dumanı vb.)
Şiddete tanık olma, sık sık engellenme ile karşılaşma , saldırganlığı ortaya çıkaran nedenler arasındadır. Örneğin, aile içi şiddete tanık olan çocuklar, saldırgan davranışları öğrenebilir, amaçlarına hizmet edeceğine inandıkları zamanlarda da bu saldırgan davranışları gösterebilirler. Eğer bir çocuk azarlanır, dövülür, cezlandırılırsa
kendini değersiz hisseder. Kendini değersiz hissetme de başkalarına karşı saldırgan davranışlarda bulunma eğilimini arttırmaktadır.
Öfkesini uygun şekilde yönlendiremeyen bireylerin de kendini önemsiz hissetmesi, saldırganlığı ortaya çıkarabilir. Özellikle yaşamın erken döneminde çocuklara öfkelerini kontrol edebilmenin öğretilmesi, saldırganlığın önlenmesinde önemli bir adımdır. Bebeklik döneminde hoşlanma, kızma gibi duygular ağlama aracılığıyla gösterilir. Çocuk 2-3 yaşlarına geldiğinde öfke nöbetleri sıkça ortaya çıkabilir. Bu yaş dönemin de duygu ve düşüncelerini yeterince ifade edememe nedeniyle öfke artar. Öfke nöbetleri olduğunda ailenin çocuğu öncelikle sakinleştirmesi gerekir. Sonra da öfkeyi ortaya çıkaran nedeni anlamaya çalışması gerekir.
Bu yaş dönemin de çocuğu kucaklamak, okşamak sarılmak, gülümseyerek, sakin ve tutarlı bir biçimde yaklaşmak gereklidir. Birebir ilişki kurma ve ilgi gösterme, anlaşıldığını, onaylandığını hissetmesi ve sakinleşmesi için önemlidir. Öfke nöbeti geçirdiği anlarda, ses, renk, ışık, doku gibi çeşitli uyarıcılardan yararlanılarak dikkatinin hemen başka bir alana yönlendirilmesi de, öfkesinin dağılması için yararlı olacaktır.
Tıpkı yetişkinler gibi, bazen çocuklar da kolayca öfkelenebilirler. Basit nedenler de bu çocukların öfke patlamalarını ortaya çıkarabilir. Zaman zaman da zorlu yaşam olaylarının arkasından çocuklarda da öfke gözlenir. (Hastalık, istismar, çeşitli travmatik yaşantılar vb.) Öfkeyi kontrol edebilmesi için çocuğun öncelikle neden öfkeli olduğunu bilmesi, bunun farkında olması gerekir. Öfkesini nasıl yönlendireceğini de bilmesi gereklidir. Çocuğun neden öfkelendiği konusunda farkındalık sağlayabilmesi için ailesinin kendisini etkili dinlemesi gerekir. Öfke anında çocuklar, sakin, anlayışlı ve kendilerini anlayacak yetişkinlere gereksinim duyarlar. Öfkeli olduğu için veya saldırgan davranışından dolayı çocuğun azarlanması, çocuğa öfkesini nasıl ifade edeceği ve nasıl sakin olacağı konusunda bir fikir vermez. Çocuğa seçenekleri olduğunu göstermek asıl hedeftir. Bağırmak, ağlamak, vurmak, öfke nöbeti geçirmek bir seçimdir, ancak çocuğa ne hissettiğini söylemenin de bir seçim olduğu gösterilmelidir. Hangi seçimin en iyi sonucu doğuracağı çocukla birlikte konuşulmalıdır.
Öfkeyi kontrol etme becerisinin gelişimi, iletişim becerileri, duyguları ve duygu ifadelerini tanıma becerisi, sorun çözme becerisi, yaratıcılık, yaratıcı düşünebilme becerisi, duyguları denetleme becerisi, girişkenlik becerisi gibi becerilerle de yakından ilişkilidir.
Ebeveynler ve eğitimciler olarak,
Ψ Öfkeli olmadığı anlarda ya da zor bir durumla başedebildiği anlarda çocuğu bu davranışını tanımlayarak ödüllendirmeliyiz.
Ψ Çocuklarınızın duygularını resim yaparak ifade etmelerine izin verin. Resimlerini anlattırın, dinleyin ve onları bu konuda yüreklendirin. Resim yapmak çocuklar ve yetişkinler için rahatlama araçlarından birisidir.
Ψ Herşeyden önemlisi anne-babaları olarak çocuklarımıza sağlıklı model olmalıyız. Arkadaşına vurduğu için çocuğu azarlarsak, döversek, sorunları çözmek için bağırma, azarlama, küsme, dövme ve vurma gibi davranışları bizi gözleyerek öğrenmesini sağlamış oluruz.
Bu sorunlarla başedebilmek için sakin olmayı, gülümsemeyi ve olumlu düşünmenin sihirli etkilerinden yararlanmayı unutmamalıyız. ……
Eray BECEREN
BÜSEM Direktörü